6 Şubat 2011 Pazar


bir sabah....

bir sabah, yıllardır birlikte uyanmanın keyfini yaşadıkları sabahlardan biri daha...

ev sıcak ama dışarının karlı olması gene de insana üşüme hissi veriyor, her zamanki gibi, kadından önce uyanan erkek perdeyi aralayıp çevredeki beyazlığı görünce röpdeşambrını giyiyor. odadan çıkacakken gözü uyumakta olan kadına takılıyor. kadın, uykusunda gülümsüyor gibi. bir gece önce birlikte film seyretmişler, yattıktan sonra her zaman olduğu gibi birbirlerine sarılmışlar, masum bir öpücükle iyi geceler dileyecekken, o öpücük parmakların tende gezinmesine dönüşmüş, sonra sevgilerinin fiziksel ifadesi olarak yumuşak başlayıp gitikçe hızlanan, doruğa çıkan bir senfoni olarak sonlanmıştı.

erkek, bir tanrıçaya saygı sunarcasına kadının alnına hafif bir buse kondurup odadan çıkıyor. mutfağa gidip kahve yapıyor kendine, sonra salona geçip her zaman olduğu gibi boşluğa bakarak içmeye başlıyor. günün sevdiği saatleri; bedeninin uyanışını izlediği saatler. beyni aklına ne kadar şanslı olduğunu getiriyor, kadınla birlikte olduğu, sevdiği biri olduğu için, sevdiği "o" olduğu, onun tarafından sevildiği için kendisini ayrıcalıklı hissediyor. ömrü boyunca ilk kez yormayan, tam tersi yaşam sevinci veren bir sevgi içinde olduğunu düşünüyor. ikisi de aşk kelimesini kullanmayı yıllar önce bırakmışlardı; erkek düşündüğü her an yeni bir tanım buluyordu yaşadıkları için: duygu yoğunluğu, bütünleşme, bir olma, o'nda kendini görme, o'nu kendinde yaşatma...

bu sabah nedense aklına özlem kelimesi takılıyor. salonda oturup kahve içtiği, onu düşündüğü süre içinde, üç metrelik bir koridorun sonundaki odada uyuyan, yarım saat öncesine dek sıcaklığında uyuduğu onu özlediğini fark ediyor. kokusunu, gözlerinin rengini, yeteneği olsa gözü kapalı çizebileceği hatlarını, kahkahasını, sesinin tınısını, ona dokunmayı, öpmeyi, iç içe geçercesine vücudunu ona yapıştırmayı, sarılmayı, gözlerine bakmayı, uyuyuşunu izlemeyi özlediğini anlatıyor yüreği ona...

yıllar önce, o yaz günü ilk kez birlikte uyandıklarında izledikleri leylekler geliyor aklına nedense... göç için erken bir zamandı, ama sanki leylekler ona, “Kaçman gerek, buralarda olmaman gerek, gitmelisin,” gibilerinden mesaj veriyorlar gibi gelmişti... elindeki yetersiz fotoğraf makinesiyle bulutların üzerindeki noktaları hapsetmeye çalıştıkça kendisinin de bir nokta gibi, değersiz ama mecbur olunan, tek işlevi kendinden önce gelenleri sonlandırmaya yarayan bir simge olduğunu düşünmüştü. “Nokta sadece kendini sonlandıramıyor, nokta hep var,” demişti içinden, “o olmazsa her şey devam edebilir.” Ve o an olmamaya karar vermişti, ne kendi ne de bir başkasının yaşamında, ne de bir başka yaşamda... kadına anlatmaya çalışmıştı düşüncelerini sonra, kendine bile düzgün ifade edemediklerini ona hiç anlatamayacağını bilmesine rağmen, ama anlayacağını umarak...

sonrasında yaşadıklarını “noktanın intiharı” diye isimlendirmişti... düşünmemeyi öğretmişti kendine; kalemi kağıt üzerinde kendi dansını yaparken yazmamayı, konuşurken bir şey söylememeyi, gülerken kahkaha atmamayı... yaşamın izleyicisiydi artık, kendisi için duran bir zamanda, diğer insanlarının zamanını seyrediyordu...

bu şekilde yaşamının ne kadar sürdüğünü de, geri dönüşün nasıl olduğunu da bilmiyor, hatırlamıyordu. belki boşluğun sonuna nokta koymaya gerek olmadığını algılamıştı, belki de boşluğu istediği zaman istediği yerde yaşayabileceğini...

döndüğünde kadını aramamış, onun yerine okuyacağını umduğu yazılar göndermişti boşluğa:

düşüncelerimin yoğunluğunda ve hızında yazabilmek isterdim.

birlikte kardan adam yaparken ne kadar eğlendiğimizi...

üşümemize rağmen eve girmek istemeyişimizi...

sonra tir tir titreyerek, terlemişken, ısınmış eve dönüp sıcak şarap içip çocukluktaki kar anılarımızı birbirimize anlatışımızı...

dışarıya bakıp ertesi gün de kar yağıp yağmayacağını konuşmamızı...

birlikte film izlememizi...

dışarının soğuğuna inat içimizi ısıtan sevişmemizi...

sessizlik içinde oturmamızı...

ikimiz de bir köşede otururken, gözlerimizle öpücük göndermemizi...

mutfakta bir şeyler yaparken sarılıp omuzlara kondurulan buseyi...

sadece bizim anlayabileceğimiz esprilere gülmeyi...

telefonda anlamsız konuşmalar yaparken yaptığımız mimikleri...

kendime seni...

sana beni..

boşlukta yaşadığı günlerden birinde yaşlandığı, ömrünün son gününe geldiği inancına kapılmış, izlediği zamanlardan birinin kendi yaşamı olduğunu görmüştü şaşkınlıkla. Çocukluğu, gençliği, olgunluk dönemi onu uğurlayan bir tören alayı gibi gözlerinin önünden geçtikçe, gördüklerinin kimisine başını çevirmiş, kimisinden utanmış, kimisini ise kıymetli oyuncağını paylaşmak istemeyen çocuk misali sarmalamak, gittiği yere beraberinde götürmek istemişti.

yaşamındaki kimi zaman dilimlerini, kimi olayları yeniden yaşamak istediğini düşünüyordu.

çocukluğuyla ilgili anılar geliyordu aklına mesela... arka bahçedeki dut ağacına çıkması, yaz akşamları açık hava sinemasında geçen saatler, baharda yan evin bahçesindeki gelincik okyanusunu seyretmesi, mahalledeki boş tarlada yapılan maçlar, apartmanda tüm dairelerin kapılarında anahtarların takılı olması ve istediği zaman istediği daireye girebilmesi, fırıncının at arabasıyla ekmek dağıtması, migros kamyonunun gelmesini beklemesi, iki sokak ötedeki çiftlikten taze süt alıp kovayı sallamadan eve getirmeye çalışması...

gençliğiyle ilgili yeniden yaşamak istedikleri vardı... o zamanlar için adına aşk dediği, sonraları düşündüğünde kahkahalarla güldüğü duygu heyecanı, içilen ilk sigaranın dumanının havada asılı kalmasını izlemesi, çiçek pasajına ilk gidiş, vapurda açıkta oturup boğazın seyredilmesi, ilk öpüşmeden sonra kendine hiçbir şey hissetmediğini söylemesi ve "demek buymuş," demesi, gittiği ilk maç, geceler boyu, "acaba beni nasıl bir yaşam bekliyor?" diye düşünmesi...

olgunluk çağıyla ilgili yaşamak istedikleri vardı... çocuğunu kucağına ilk alışı, ilk kez bir araba kullanışında duyduğu heyecan, yabancı bir ülkeye tek başına gittiğinde yaşadıkları, günlerden bir gün bulutlara baktığında gördüğünün çocukluğunda, gençliğinde gördüğü bulutlardan farklı olduğunu algılaması, kadını ilk kez görüşü, hayatında ilk kez bir çift gözün uzun süre gözlerinin önünden gitmemesi...

…. yılı erkeğin yaşamındaki son yıldı. tüm bunları ve daha nicesini, ertesi sabahı görmeyeceğini bildiği bir günde düşünmeye başladı. sonra yıllardan beri yaptığı gibi kendiyle oyun oynamaya karar verdi. "peki," dedi kendine, "nice anı var, hatırladıklarımın hepsi de güzel; ama bir tanesini, sadece bir zaman dilimini bir kez daha yaşama şansım olsaydı, seçimim ne olurdu?"

yanıtı, yıllardan beri içinde taşıdığı ikinci benliği verdi. "onun uzakta olduğu, varlığını unutmaya çalıştığın seneleri yaşamak isterdin," dedi. "çünkü artık biliyorsun ki özlemin sevgisiyle, sevginin özlemiyle yaşadığın yıllar sonunda kadını yine göreceksin."

mutfağa gidip portakal suyu sıkıyor, bardağı alıp yatak odasına gidiyor ve koltuğa oturup onu seyretmeye başlıyor. uyandığında ilk gördüğünün kendisi olmasını istiyor.

portakal suyu mu? yaptığı yaramazlıkta yakalanan çocuk misali, uyandığında ne yapıyorsun diye sorarsa, "hiiçç," diyecek, "sana portakal suyu getirmiştim."