19 Eylül 2013 Perşembe

ÖLÜM – BİR KİŞİSEL YAKLAŞIM

Yaşam ile ölüm arasındaki çizgi çok ince; bir an önce var olan bir an sonra 'yok' oluyor; bir gün önce hakkında şimdiki zaman veya geniş zaman kipiyle konuştuğumuz kişiden bir gün sonra geçmiş zaman kipinde bahsetmek durumda oluyoruz. Meslek yaşantım boyunca dağ gibi tabir edilen bir insanın yüreğinin son bir patlamayla sönüşünü ellerimin içinde hissettiğim de oldu, erken doğmuş bir bebeğin bana nanik yaparcasına başparmağını emerek yaşama asıldığını gördüğüm de. Sadece göz kapaklarını hareket ettirerek iletişim kurabilen locked in sendromu tanısı konmuş boyundan aşağısı felçli gencin beni yaşatmayın artık diye bakışlarını da izledim; bir deri bir kemik kalmış doksan yaşındaki mide kanserli hastanın gözleriyle, "Ne olur beni bırakmayın, yaşamak istiyorum," diyen fısıldamasını da duydum. bu nedenle bir intihar olayı duyduğumda içim karmakarışık oluyor; ince çizginin bu veya o tarafında olmanın an meselesi olduğu kadar, her zaman kişinin kendi tercihine bağlı olmadığı kanısına da kapılıyorum.
Çizginin öbür tarafına kendi tercihiyle geçenlerden biri intihar edeceğini iki yıl önce gazeteci arkadaşı Ahmet Mithat Efendi’ye bir mektupla bildirir. 
"İntiharımı fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan (damarlardan) birinin geçtiği mahalde cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle (kan kaybıyla) terk-i hayat edeceğim. Kan akmakta iken her zaman şiryanı sıkıca tutarak vesair tedbire müracaat ederek muhafaza-i hayat mümkün olduğu halde azmimden nükul etmeyeceğim (geri dönmeyeceğim)! Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyarı elden gider." 
24 Kanun-ı Sani sene 302 
İki sene sonra dediğini yapar ve bilimsel bir çalışma yapıyormuş gibi yazar, bir yandan kan kaybederken: 
"Ameliyatımı icra ettim. Hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geri savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı. Canib-i zabıtadan gelecek tahkik memuruna: size anlatmağa mecbur olmadığım bazı esbabdan dolayı terk-i hayata mecburiyet gördüm. Kendi kendimi öldürdüm. Benim yazım ve imzam alem-i matbuatta bulunan muharrirlerce malumdur. Binaenaleyh beyhude işgüzarlık edeceğim diye zaten matem içinde bulunacak familyam azası hakkında bi-lüzum tahkikata girişip de onları iz'ac etmeyiniz. Şu itirafnamem intiharın vukusunu müsbittir. Sizin vazifeniz kağıdı alıp bir jurnal ile makama takdim etmekten ibarettir. Vücudumu teşhir olunmak üzere Mekteb-i Tıbbiyye'ye teberrüan bahşettim. Cenaze oraya naklolunmalıdır. 5 Şubat 1887"
Okuduğunuzda irkildiğiniz bu satırlar ilk Türk materyalisti olarak tanınan Beşir Fuat’a ait intihar mektubundandır… Yaşamı kadar intiharı da ürperticidir. Son gecesinde evine gelip odasına kapanır hizmetçisine rahatsız edilmek istemediğini söyler. Vücuduna morfin enjekte ettikten sonra her zaman yanında taşıdığı neşterini çıkarır bileklerini dört yerinden keser gördüklerini son derece vakur bir şekilde yazar. İlkin çok sakindir ama narkozun etkisi geçmeye başlayınca dişlerini sıkmasına rağmen bağırır. Sesine gelen hizmetçisi şok olur görüntü karşısında hemen doktor çağırır, doktor yakın bir arkadaşıdır hemen müdahale eder ama Beşir Fuat’ın son sözleri dökülür dişlerinin arasından; "Beş dakikalık ömrüm kaldı boşuna uğraşma"… Sanki intihar eder gibi değil de, bilimsel bir deney yapar gibi, ölüm duygusuna hakim olmanın hazzını tadıp, merakını gidermenin tatlı hezeyanını yaşar gibi… Ölürken, ölmek üzereyken o an’ın hissiyatı ile yazabilmek duygusu, intihar mektubu olarak bilinen son olarak yazdıkları; mektuptan ziyade ölümle ilgili yapılmış bilimsel bir deneyin bitirilmemiş çalışma notlarını andırıyor. Mektubunun son kısmını mürekkebi yerine kanıyla yazmıştır, hatta bazı yerleri okunamayacak durumdadır. 
Edebiyatla yoğun olarak yaşayanlar, kitaplarındaki karakterlere içlerindeki çoğul kişilikleri yansıtırlar. Bu kişiliklerden biri de ölümdür; kâh arkadaşıdır yazarın, kâh kaçtığı düşmanıdır. Yazar kelimeleri kullanarak ölümle alay eder, ondan korkmadığını hissettirmek istercesine. Kimi zaman da ölümü insanlardaki anlamazlığı ortaya çıkarmak için dizelerine yansıtır, Bukowski'nin yaptığı gibi: 
“En iyiler genellikle intihar ederler, 
sadece kaçmak için. 
Ve geride kalanlar asla tam olarak anlayamazlar; 
neden biri onlardan kaçmak istesin ki!..” 
Sergey Yasenin ise kestiği bileklerinden akan kana kalemini bandırıp son şiirini yazdıktan sonra Leningrad’da bir otel odasında kendini kalorifer borularına asıp intihar etmiştir: 
“Ayrılık Şiiri 
Hoşça kal, dostum benim, hoşça kal artık, 
Can dostum, seninle dolu gönlüm 
Çok önceden belirlenen bu ayrılık 
Buluşmayı vaat ediyor ilerde bir gün 
Hoşça kal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan, 
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz, 
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm, 
Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.” 
Büyük şair Mayakovski Yasenin’in ölümünden fazlasıyla etkilenir, kendi dizelerinde ona seslenmeden duramaz: 
“Şu yaşamda en kolay iştir ölmek 
Asıl güç olan 
Yeni bir hayata 
Başlamak” 
Mayakovski dizelerinde, kelimelerin ardında arkadaşının ölümünü kabullenmediğini söylemekte, adeta ona yeni bir yaşamı neden düşünmedin diye sorarak isyan etmektedir. Belki de Yasenin'in intihar ederek kolay yolu seçtiğini, bir sanatçıya, bir şaire, kelime sihirbazına, metafor ustasına tercihinin kendi isteğiyle ölmek olmasını yakıştırmadığını söylemek istiyordur. Ama ne büyük bir trajik paradokstur ki, Mayakovski de güç olanı başaramamış ve hayatına kafasına sıktığı tek bir kurşunla genç yaşta son vermiştir. 
***
Yaşam yolumun bir yerlerinde yazmaya başladım; bilinçli bir seçim değildi. Kelimeler bir gün kendiliklerinden gelmeye başladılar; öykü diye isimlendirdiğim çalışmalardan sonra bir gün romana dönüştü yazdıklarım. İlk kitabımda iki karakter vardı, biri kanserdi ve kanseri yaşarken bir yandan uzun yıllar önce yaşadığı bir sevgiyi düşünüyordu, sonunda ölüyordu, amacım kanserin de sevgi gibi duygusal bir yönü olduğunu vurgulamaktı. İkinci kitapta karakter sayısı dörde çıktı, romanında sonunda ikisi ölmüştü. Üçüncü kitabımda bir karakter yaşlıydı, öldü; bir başka karakter cinayete kurban gitti, bir diğeri ise intihar etti. Bir başka kitabımda ana karakter kitabın sonunda ölerek terk etti beni. Bu kitapların tümünde yaşamdan bahsettiğimi savlıyordum, ölümler asla ön planda değildi. Ve sonunda, belli çevrede tanınan bir yazar olduğumda, söyleşilere davet edildiğimde günün birinde yüzleşeceğimi bildiğim soru kaçamayacağım şekilde karşıma çıktı: Neden ölüm teması bu kadar sık? 
Soruyu daha ileri götürdüm kafamda: Ölüm kavramı yaşamımıza ne zaman giriyor? Benim kitaplarımdaki ölüm temasının sıklığını çözmek için Freudiyen bir yaklaşıma gerek yok, derin çözümlemeler yapmak da gerekmiyor. Aslında kimsenin ölümle olan iletişim/ilişki/düşüncelerini o kadar derin irdelemeye çalışmak anlamsız; düşünürseniz ölüme yaklaşımınızın yaşamınızın ilk yıllardında şekillendiğini göreceksiniz; çocukken büyüklerden biri öldüğünde size nasıl söylendiği, cenazeye götürülüp götürülmediğiniz... Evde dua olıp olmadığı... Ölümle ilgili sorduklarınıza verilen yanıtlar... Bir dönem Türk filmlerinin Abdulah Palay'ın sesinden duyduğumuz, o filmleri izlememiş olan yeni neslin bile bildiği klişe cümlesi: "Senin anneni melekler aldı yavrum..." 
Ölüm yaşamın en demokratik öğesi, yaş, cinsiyet ayrımı yapmıyor; herkesi bir kez ziyaret eden, gittikten sonra ardında mutsuz, gözü yaşlı insanlar bırakan misafir. Bu, yaşamın kabul etmek zorunda olduğumuz gerçeği olabilir ama bir de ölüm nedenlerini düşünün: trafik kazaları (uykusuz/ içkili bir otobüs şoförü ve sonrasında kırk ölü, geride kalan mutsuzluğa mahkum edilmiş onlarca yakını), savaşlar, töre cinayetleri, aşk cinayetleri, hastalıklar... Evliliklerinin otuzuncu yılında kocanın cinnet geçirip bir gece karısını otuz yerinden bıçaklaması... Vapurdan inerken ayağı kayıp denize düşerek boğulan kişi... Kanserli veya AİDS'li olarak doğan çocuklar... Tabanca, bomba, roket, ip, ok, mızrak, insan eli... Ne çok silahı var ölümün değil mi? 
Ama bir de mükemmel katil var tüm ölümlerin arkasında, o şoförü uykusuz olarak direksiyona oturtan, içkiliyim, araba kullanmamalıyım sağduyusunu beyninden yok eden... Kocaya cinnet geçirten... Öyle mükemmel bir katil ki, canını aldığı her kişinin geride bıraktıklarının mutsuzluğundan besleniyor sanki... 
Geride kalanların mutsuzluğu kelimelerden çok gözyaşlarıyla yansıyor dışarı; isyan ettikleri katı gerçeği sorgulamaya başlarlarsa, isyanlarını sert kelimelere dökerlerse bir yere varamayacaklarının farkında oldukları için; çünkü yitirdikleri sadece sevdikleri değil, duyguları, geçmişi, ötesinde kendileridir:
"İnsanoğlu ölüme isyan eder, sevdiğinin yok oluşunu kabullenemez; aslında isyan ettiği ölüm değil, duyguların, emeğin yok olmasıdır, sevgi koymuştur ilişkisine, düşünce koymuştur, üzüntülü gününde kurak, kavrulmuş, çatlamış toprağa damlayan yağmur damlası gibi gelmiştir dostluğu sevdiğine, sabır göstermiştir, gün gelmiş kızgınlığını içinde attığı sessiz çığlıklarla kendinde hapsetmiştir; kimi zaman masum bir kar beyazlığında görünmüştür sevdiği ona, kimi zaman da fırtınalı denizde rüzgar uğultusu yansıtmıştır kulaklarına; bakışlarında ona hüzünlü gün batımı yaşatmıştır, varlığında huzur bulmuştur ve sonunda sevdiği renklere, kokulara, tatlara, tınılara dönüşmüştür; gördüğü kırmızı, soluduğu yaprak kokusu, duyduğu ezgidir uzaktayken bile sevdiğini yanında hissettiren ve biri öldüğü zaman onun artık var olmamasına olduğu kadar derinlerde bir yerde rengini göremeyeceğimize, kokusunun duyamayacağımıza, müziğini hissetmeyeceğimize de üzülürüz, hatta daha da derine inelim, çok çok derinlerde, aklımızın bir köşesinde günün birinde bizim de rengimizin, kokumuzun, tınımızın yok olacağı düşüncesi vardır; zaten bu nedenle değil midir kimi ölümlere -trafik kazasında, savaşta ölen gençlere, bebek ölümlerine, küçük yaşta hastalanıp ölenlere, haydi uzatmadan söyleyelim, tanımadığımız kişilerin ölümlerine bile- üzülür, kendimize dert ederiz? Ederiz çünkü kurşunlanan genç, bakımsızlıktan ölen bebek, arkadaşları gülüp eğlenirken adını bile söyleyemediği hastalığa yakalanıp ölen çocuk bizim oğlumuz, torunumuz, eşimiz, sevgilimiz, dostumuz olabilirdi ve yaşamımızın geri kalanında onun her gün solan fotoğrafını öpmek, yaşadığı derin sessizlikte onu solumaya, rengini, kokusunu, müziğini tek başımıza canlandırmaya çalışmak zorunda kalan biz olabilirdik; kabul edelim, yaşadığımız, duyduğumuz her ölüm aslında kendi ölümümüzdür.” ae, mükemmel katil 
İnsanoğlu var olduğundan beri iki büyük keşif yaptı: cinsellik ve ölüm. Denilebilir ki, tarihin en büyük iki buluşundan biri olan cinsellik insanlığın başlamasıyla eş zamanlıdır ve insanlık tarihinde ilerlemeyi, gelişmeyi sağlayan binlerce dönüm noktasına, icada baktığımızda, atom bombasından da, aya gidebilmiş olmaktan da, buhar makinesinden de ileri bir buluştur. Zaman içinde her yeni icat bir öncekinin geçerliliğini ortadan kalkmasına neden olmuş, her deney, benzer bir başka deneyi çürüterek kendini kabul ettirmişken; sadece cinsellik kalmıştır insan yaşamında değişmeyen bir öğe olarak ve içinde sadece insan olan, mekanik hiç bir şey olmayan yegâne buluş hâlâ cinselliktir. Ama elindekilerle hiçbir zaman yetinmeyen, hep daha iyiyi hak ettiğine inanan insanoğlu, belki de cinselliğin keşfindeki basitliği kabullenmek istemediği için sonraki dönemlerde bir hata yaptı: kaşiflerinin aksine cinselliği hep bir duygu veya olayla bağdaştırmaya çalıştı: Sevgi, aşk, merak, beğenme, ihanet, aldatma... Doğrular ve yanlışlar koydu cinselliğin içine, yasaklarla ve yaşanmasında sakınca olmayanlar olarak sınıfladı cinselliği. 
Böyle olunca salt zevk alacağı başka bir şey icat etmek zorunda kaldı ve öldürmeyi keşfetti. Öldürmesi, kendi gibi olan birini yok etmesi, kendini güçlü hissetmekle eş anlama büründü. O kadar zevk aldı ki öldürmekten, başkasını yok ederek güçlü olduğunu hissetmekten, bireysel ölümler yetmedi, kitlesel ölümlere neden olacak silahlar geliştirdi. Zayıf insanoğlunun yaşam sloganına dönüştü kişiyi ortadan kaldırmak: Yaratamıyorum, öyleyse öldürürüm... Gerçek ölümler yetmedi insanoğluna... Baktı ki öldürmek çok basit, katile kendini güçlü hissettiriyor ama ölüm nasıl bir ansa, güçlülük hissi de bir an ve sonrasında ölen kişi huzura erirken, katil neden oduğunu bilmediği boşluğu yaşıyor; ölümü uzun süreye yaymaya karar verdi: düşüncelere ölüm, dedi; benim gibi olmayanlara hürriyet kısıtlaması, dedi; sürgünlere gönderdi, vatan hasretinden ölüm, dedi. Yaşarken ölü denilen bir homosapiyens grubu yarattı insanoğlu, aslında gerçekte öldürdüğü kendi içindeki sevgiyken ve tabii bu da edebiyata dizelerde yansıdı: 
“Ölmek değildir ömürümüzün en feci işi 
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.” 
Yahya Kemal Beyatlı 
Ölüm bir an, ölüme giden süreç ise oldukça uzun; günün birinde özyaşam öykümü yazarsam başlangıç cümlem, "1 Ağustos 1956"da ölmeye başlamışım" mı olur, bilmiyorum ama sevdiklerini yitirdikten sonra geride kalanlar, ölümü çok daha uzun bir sürede yaşıyorlar. 
"Ölen biri geride kalanların yaşamından hemen yok olmuyor. Fiziksel varlığı kullandığı eşyalarda,giysilerinde, ortada açık bırakılmış olan son okuduğu kitapta, sevdiği koltukta, yarısını çözebildiği bir gün önceki gazetenin bulmacasında, içindekilerin yarısı içilmiş sigara paketinde yaşamaya devam ediyor. Geride kalanlar bunlara bir süre dokunamıyorlar. Öleni anımsatan her şey insanın kendisiyle oynadığı, onun hala yaşamaya devam ettiğine yönelik kandırmacanın bir parçası oluyor. Sonra bir gün birisi diş fırçasını ve tarağı atıyor, kitabı kaldırıyor, koltuğun yerini değiştiriyor. Kimse bunu yapanın kim olduğunu bilmiyor, öğrenmek de istemiyor; yaşanan ölümden sonraki ikinci veda sahnesidir. artık ne zaman sonlanacağı belli olmayan hayallerde yaşatma süreci başlıyor; görsel bir uyaran olmadan, geçmişin hatırlandığı, en güzeli bile buruk bir şekilde anımsana anılar zincirinin oluşturduğu süreç. bir aüre sonra yakınlarınızla onun hakkında tine konuşmaya başlayabiliyorsunuz, hakkında espriler yapıyor ve hatta o yaşıyormuş da bazı yönlerini değiştirebilirmiş gibi eleştiriyorsunuz. üçüncü sahne yaşanmaya başlanmıştır artık: herkesin bildiği, onun öldüğü gerçeği paylaşılabilen bir olguya dönüşüyor.” 
ae, bir kaçışıtır yaşamak 
Ve bir süre sonra doğum günlerinin yerini ölüm günleri alıyor. yaşlandıkça defterimizdeki, şimdilerde cep telefonlarımızda doğum günü anımsatıcılarındaki kişi sayısı azalıyor. Ölüm günlerini kaydetmiyoruz ama unutmuyoruz da, hatta ola ki unutmuşuzdur diye birbirimize hatırlatıyoruz.
"Yaşanmış gün geliyor unutuluyor, sadece bir kelime olarak kalıyor, ‘annem şu tarihte ölmüştü,’ bir müddet sonra ‘rahmetli annem’e dönüşüyor. Ölüm, tarih belirtilerek anımsandığında kişilik kazanıyor, o gün anneye ait bir gün oluyor; yaşarken tüm insanların ortak özelliği olan sahip olma duygusu, anneye öldükten sonra, hiç kimsenin sahip olamadığı bir olgu –zaman- olarak veriliyor. Aynen yaşarken de olduğu gibi, ‘zaman’ kişiye en gereksinimi olmadığı boyutta veriliyor: ‘Bugün senin günün anne. Bugün ölüm günün. Bugünü al tepe tepe kullan!’ ” 
ae, bulanık adam 
Ölüm denilen katı gerçekten, demokrasi timsalinden korkan, adını bile anmaktan çekinen insanoğlu, kimi zaman gün geliyor, onu bir kurtuluş olarak görüyor; hatta kendini bir şekilde sevdiğinin kaybına hazırlıyor. Babamı on sene süren bir hastalık sonucunda kaybettim, tüm süreçte yanındaydım. Tanı konduğu andan itibaren olacakları biliyordum; konuşmamış olmamıza rağmen belki ailecek biliyorduk. Fiziksel varlığının yok oluşuna kendimizi hazırlamadık; kimse hazırlayamayaz kendini bir yakınının yok oluşuna; ama o kişinin yok olacağı düşüncesi, yitirilmesinden sonra ne kadar üzüleceğim duyguyla birlikte beyninin, ruhunun bir yerlerinde dolaşır durur. Asla kelimelendirmez bunu, sanki dile dökülmesi o kaçınılmaz anın gelmesini hızlandıracakmış gibi... Ama kimi zaman ruh ve beyin, bedenin farkında olmadan hareket ederler: 
“Yıkanması, temizlenmesi, yatırılıp kaldırılması, beslenmesi; yaşamının, yaşamımızın kolaylaşması için yardımcılar tuttuk ve bir gün ailecek, aramızda hiç konuşmamış olmamıza rağmen artık bir daha sokağa çıkamayacağına karar verdik. Annem bu noktada babamın eşyalarını, giysilerini dağıtmaya başladı. Dolabını her açtığımda bir gömlek, bir kravat, bir palto birine verilmiş oluyordu; babam günün çoğu saatinde arka odadaki koltukta başı öne düşmüş, olan bitenin farkında olmadan uyuyor olmasına rağmen annem her seferinde fısıltıyla, “Üzülmesin diye gece yatarken topladım eşyalarını, sabah da o kalkmadan verdim,” veya, “Verirken bir bahane bulup kapısını kapattım,” diyordu. Haftanın hangi günü olduğunu uzun süredir bilmeyen, yanına gittiğimde kendisini öpmeme, elini tutmama karşın varlığımın farkında olduğundan emin olmadığım, yemek yedirilirken bile gözlerini açmayan birinin eşyalarının dağıtıldığının fısıltıyla duyurulması veya kapalı kapıların ardında yapılması (ve yürüyemez hale geldikten sonra ablamın babama ayakkabı hediye etmesi) ne kadar kara mizahsa, artık hiç kullanmadığı, kullanamayacağı giysilerin başkalarına verilmesi de o kadar gerçekçiydi, ama yapılanın doğruluğunu kabul etmeme karşın içimde tanımlayamadığım bir duygu karmaşası yaşıyordum. Sanki eşyalarını birer birer birilerine vererek babamı yavaş yavaş evden uzaklaştırıyorduk. Bugün bir gömlek, yarın bir kravat, daha ertesi gün paltolarından biri ve derken sanki öyle olacaktı ki, son gün geldiğinde sadece babam ve üzerindeki giysiler kalacaktı evde ve onu yolcu ettikten sonra evde ona ait olan dokunulabilir hiçbir şey olmayacaktı. Sadece fotoğraflar ve anılarımızla baş başa kalacaktık; gözyaşlarımızı tutamadığımız dönemde kendimizle yaşayacaktık anılarımızı, daha cesur olduğumuz dönemlerde ise birbirimizle paylaşarak, adını söylemekten çekinmeyerek, korkmayarak. Sanki ilahlara sunulan adaklar gibi, o daha aramızdayken giysilerini elden çıkartarak kendimizi onun yokluğuna alıştırmaya çalışıyorduk. Onunla konuşamadığımız, ne dediğini anlayamadığımız için bir zamanlar ona ait olan, onun giydiği, kokusunun sindiği, dokunduğu gömlekleri, pijamaları, kazakları elden çıkartarak, onu bu hale getirene, bu halde olmasına duyduğumuz isyanın hıncını, bize onu anlatan ama konuştuğumuzda aynen kendisi gibi yanıt vermeyen giysilerden alıyorduk. Sanki, 'O bizimle konuşamıyor, burada ama kendi içinde uzaklarda bir yerde,' diye haykırıyorduk giden her cekete, 'O zaman size de kendinizi güvencede hissettiğiniz bu sıcak evde yer yok! Gidin artık!'” 
ae, bir gölgenin ardından 
Tibet Budistleri ölümden sonraki geçiş dönemüne bardo diyorlar. Ölen kişinin huzurlu bir bardo yaşaması ve yeniden bu dünyaya gelmeye karar verdiği takdirde dilediği gibi gelebilmesi için yaşarken yapabileceği şeyler var Budist inanca göre; bunlardan biri nefes alıyorken, varlığının farkındayken sahip olma duygusundan vazgeçmesi. (Diğerleri kızgınlık, kıskançlık, ihtiras gibi kişinin kendisiyle barış içinde aşamasını engelleyen duygulardan arınmak.) Babamın eşyalarını dağıtarak bardosunun huzurlu olmasını sağlamaya mı çalışıyorduk, bilmiyorum ama ölümünden sonra evde olabildiğince az eşyası olmasından memnundum, çünkü artık onu anımsatan nesneler değildi. 
"Ve derinlerde bir yerde, babamı yaşatabilmek için; sanki hatırladığım her anı, verdiğimiz her giysinin yerini alarak onun evden uzaklaşmasını engelleyecek, her anı onu daha kalıcı hâle getirecek ve dolaplarda, çekmecelerde oluşan her boşluğun yeri hiçbir zaman gitmeyecek yoğunlukla dolacak, öyle ki, babam günün birinde gerçekten gittiğinde, giden sadece bir cisim olacak, kahkahalarını, duygularını, kokusunu, bakışını, dokunuşunu, rengini bizle bırakmış olarak..." 
ae, bir gölgenin ardından 
Ölüm: bir bilinmeyen 
Ölüm: bir kalleş Ölüm: bir geçiş 
Ölüm: bir fahişe, herkesi alan, kimseye bir şey vermeyen 
Ölüm: bir demokrat 
Ne olursa olsun, o bilinmeyen kalleş geçici demokrat fahişe, sonrasında ne kadar eşitlikçi olduğunu da gösteriyor, üstelik bizleri kullanarak: hepimiz sonrasında aynı boyutlarda sosyal konutlarda beklemeye başlıyoruz geride bıraktıklarımızı; başımızda bir taş, üzerinde ismimiz, belki düz çizgiyle ayrılmış iki rakam -doğum ve ölüm tarihleri bile demiyorum o rakamlara, çünkü sadece cenin bilir ilk nefesini ne zaman aldığını ve sadece vefat eden bilir, bu dünyayı gerçekten ne zaman terk ettiğini- ve de belki meftayı anlatan üç beş kelime... 
“Nereye gittiğimi, ne düşündüğümü bilmeden öylesine yürürken bir mezarın kenarına oturmuş orta yaşlarda bir kadın dikkatimi çekti. Modern giyimliydi, makyajlıydı ve oturduğu mezarda yatan kişinin bir ay önce gömüldüğü anlaşılıyordu taştaki tarihten. Kadının dudakları oynuyordu, neler dediğini duymuyordum, ama dua etmediğinden eminim. Arada gülümser gibi oluyordu, sonra yorulmuş gibi uzun süre sessiz kalıyor, etrafına bakıyor, sonra aklına yeni bir şey gelmiş bir ifadeyle yine konuşmaya başlıyordu... Bir insan ölen biriyle mezarının başında ne konuşur? Onunla mı konuşur, ona mı konuşur? Fikir mi almaya mı yoksa kaybettiğinin mahkûm olduğu sonsuz sessizlikte ondan bir nefes almaya, bir ses duymaya mı çalışır? O gittikten sonra olanları mı anlatır ona? Birlikte oldukları yılların anılarını mı paylaşır, aklında söylenmedik bir şey kaldıysa onu mu söyler? Kaybedilen kişiyle mezarının başında olmak, onunla konuşurken yakınında olmaktan başka nedir ki? Gözlerimizi kaparsak onun yaşarken nasıl baktığını, yürüdüğünü, değişik zamanlarda yüzünün aldığı ifadeyi bile görebiliriz. Eğilip mezarın üzerindeki toprağa dokunabilir, normal zamanda kirli kahverengi bir şeyden başka anlamı olmayacak toprağı, salt sevdiğimiz orada yatıyor diye, sevgiyle, yumuşak bir şekilde okşayabiliriz. Belki yanımızda hissedebiliriz onu, hatta dokunacak kadar yakın olduğunu bile hissedebiliriz ama mezarlıktan ayrılırken o orada kalacaktır, bizse geldiğimiz gibi tek başına ayrılmaya mahkûmuzdur. Nihai noktada, mezarlıklar yitirdiğimiz kişinin artık gerçekten var olmadığını, bizimse yaşamaya devam etmek zorunda olduğumuzu gösteren yerler. Ve mezarlıklardaki ağlama kaybettiğimize değil aslında, onu bir daha göremeyeceğimiz, dokunamayacağımız, sesini duyamayacağımız, birlikte gülemeyeceğimiz için kendimize...” 
ae, bir gölgenin ardından 
Babamın vefatından üç gün önce liseden bir sınıf arkadaşıma acil müdahele yapmıştım. O günlerin stresi içinde nasıl bir müdahale yaptım, nasıl oldu da yapabildimbilmiyorum, hatırlamıyorum desem, inanın abartıyor olmam. Arkadaşıma iyileşmiş olarak eve gönderdiğim gün babam vefat etti. 
“Sevgili Ahmet, Bazen hiç öngöremeyeceğimiz şekilde oyunlar oynuyor hayat üzerimizde. Geçen Perşembe, ben böbreğimi tamamen kaybetme noktasına çok yaklaşmış halde senin yanına gelirken, sen de aynı dakikalarda babanı yoğun bakıma kaldırıyordun. 
Son üç günü beraber, çok yoğun duygularla yaşadık. Sen beni yaşama döndürüp, hastaneden yolcu ederken, iki saat sonra babanın da huzur içinde son nefesini vererek bizlere veda edeceğini bilmiyorduk. 
Yarın babanı uğurlayacaksanız. Ben orada olamayacağım ama, onun da sizlere son kez veda edip, bizim tahmin edemeyeceğimiz mucizelerle dolu bir yolculuğa başlayacağına eminim. 
Bu dünyada nefes alsak da, almasak da bizi birbirimize bağlayan sevgi var olmaya devam edecek.”
ae, bir gölgenin ardından 
Şahit olduğumuz her ölüm kendi ölümümüzün provasıdır. 
Ve sadece geride kalanlar tarafından sevgiye hatırlananlar cennete gidebilir. Diğerleri ise beni ilgilendirmiyor bile.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

SES

Attığı her adım onu buluşma noktasına daha da yaklaştıracaktı. Noktanın, buluşacağı yerin nerede olduğunu tam olarak bilmiyordu. Ses sadece, ‘Yürümeye devam et, vardığında doğru yer olduğunu bileceksin,’ demişti. Emreder tonda değildi konuşması, kendini dinleten seslerden biriydi; hatta bir an için az daha konuşursa sesi görebileceğini bile zannetmişti. ‘Başkaları da gelecek mi?’ diye sordu, hem sesi görebilmek, hem de zaman kazanmak için. Ses, aklından geçenleri okumuş gibi, ‘Koşullar uygun olduğunda ve doğru zamanda beni göreceksin,’ dedi. ‘Şimdilik sadece yürümeye devam etmen gerekiyor.’

Birkaç şey daha sormam gerekir diye düşündü. Sen kimsin, demeliydi, hem tanıdık geliyor tonlaman, hem de ruhuma uzaksın. Kimi zaman yürümek istemediğini söylemeliydi, sen de bana doğru yürüsen ve orta yerde buluşsak, demeliydi. Zaten herkes yürüyor, herkes aynı noktada mı buluşacak? diye sormalıydı. Noktayı bilmek için bir ipucu istemeliydi; ağacın altında, şu saatte demesini istemeliydi. Randevularına hep erken giden biri olduğumu söylemeliydi ona ve beklemekten ve bekletilmekten hoşlanmadığını... Onu nasıl tanıyacağını söylemediğini...

Yaşadığı kentte bir ana cadde, o caddeye açılan ara yollar vardı. Yollar arnavut taşlarından yapılmıştı. Yıllardır üzerlerine düşen yağmur, kar, güneş; basan ayaklar eskitmişti taşları. Güneşte kalmaktan kavrulmuş, suyunu kaybetmiş deriler gibi, yer yer çöküntüler vardı. Kimi yerlerde, üç beş tanesi ayrılıp başını alıp gitmek istermişçesine diğerlerinden daha yüksekteydi. Yürürken dikkatli olmak, çökük yerlere basıp takılmamak, yüksek yerlerin üzerlerinden atlamak gerekirdi.

Yağmur yağdığında aralarından akan su kenti çevreleyen nehre doğru akardı. Çökmüş yerlerdeki toprağı alırdı sular, sonra yılların çamurunu kendilerine katarlar, yere değmeden önceki berraklıkları koyulaşırdı. Parlak maviydi nehir, su kirli rengiyle kendisine ulaştığında, çocuğunu sevgiyle yıkayan ana gibi kabullenir, sırrını sadece kendisinin bildiği bir şekilde arıtır ve onları da mavileştirerek yoluna devam ederdi. Kimse nehrin nereden başlayıp, nasıl olup da kentin çevresini sarmalayıp, sonrasında nereye gittiğini bilmiyordu. Bildikleri tek şey, bütün yolların nehre çıktığıydı; hangi yöne giderlerse gitinler, hangi sokaktan hangi yöne dönerlerse dönsünler, yolun sonunda hep nehir oluyordu.

Yolların kenarları ağaçlıktı. Kavak ağaçları vardı, çam, kayın, sedir vardı. Kimi zaman yaprakların arasından geçen rüzgarın melodisi tüm kenti kaplar, dar sokaklardan kıvrılır, ana caddede hızlanır, nehre kadar ulaşırdı. Böyle fırtınalı günlerde nehir de çalınan senfoniye karşılık vermek istercesine çırpınmaya başlardı, “Deniz olsam dev dalgalarla katılacağım müziğe, ama şimdilik tek yapabildiğim bu,” dercesine hışırtılar kaplardı sahili. Kimi zaman da, rüzgar sesini olabildiğince keser, yağmurun yapraklarda çıkardığı sesin duyulmasına izin verirdi.

A en çok bu günleri severdi; rüzgarsız ve yağmurlu... Bu günleri, bir de kentin her tarafında uçan martıları. Kendini bildiğinden beri bu kentteydi, uzaklarda, başka kentlerde ne olduğunu, oradaki insanları, onların neler yaptıklarını hiç merak etmemişti. Bütün ağaçları tanıyordu; nehrin kıvrımlarını, arnavut taşlı yolların bitip kumsala dönüştüğü noktaları, hangi martının ne zaman dinlendiğini, ne zaman uçtuğunu bilirdi. Bazen, bütün gün yürüyüp gün sonunda nehrin kenarına oturduğunda tepesinde uçan, yanında dolaşan, hatta gözlerini dikip kendisine bakan martıların bir şeyler anlatmaya çalıştıklarını düşünürdü.

Ses ona ilk kez yağmur sonrasında, nehir kenarının ıslaklığına bakmadan oturduğunda kendini duyurmuştu. Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi, birden girmişti lafa.
‘Bana kızgınsın, biliyorum.’
Şaşırmamıştı A. Derinlerde bir yerde, sesin var olduğunu uzun süredir biliyordu. Ses yağmurda vardı, martıda vardı, nehirde vardı; küçük pencereli evlerde, kaldırım taşlarında, ağaçlarda, yapraklarda, bulutlarda vardı. Düşündüğü her zaman, kendinle yaptığı her konuşma aslında sese gönderdiği çağrıydı; varlığından emin olduğu ama nerede olduğunu bilmediği ses’in çağrısını duyarak cisimleşeceğini umuyordu. Yıllardır kendini hazırlamıştı bu karşılaşmaya; söylecekleri, soracakları kafasında hazırdı ama ses konuşmaya başladığında karşılık vermedi, nehrin akışını izlemeye devam etti.
‘Kızıyorsun ama bir düşün. Sen hiç olmazsa duygular yaşayabiliyorsun. Kızıyorsun, seviniyorsun, gülüyorsun, ağlıyorsun. Ben onları bile yapamıyorum.’
Duygular yaşayamıyor, diye düşündü A. Mavinin akışını görüp sevinemiyor, solan yaprağa üzülemiyor.
‘O zaman kıskanıyorsun bizi. Hissediyor olmamıza, mutlu olmamıza dayanamıyorsun. Ya duygularımızı yok etmeye çalışıyorsun, ya da bizleri yanına alarak duygunun ne olduğunu öğreneceğine inanıyorsun.’
‘Kıskançlık? Duygu yaşamadığımı söylemiştim.’
‘O zaman neden?’
‘Bilmiyorum desem, inanır mısın?
A sesini çıkarmadı. İnanıyorum, dese, o zaman olan hiçbir şeyin nedeni olmadığını, duygu nedir bilmeyen sesin amaçsızca duyguları, duygulara yaratan insanları, olayları, anıları yok ettiğini kabullenmiş olacaktı. Yaşadığı her şeyin, yıllardır yaptığı yürüyüşün anlamsızlığı demekti bu. Sevinçte, hüzünde, sarılmalarda, ağlamalarda, kahkahalarda, gözyaşlarında kendine dokunduğuna, içinde var olduğunu bilmediği yeni bir A’nın ortaya çıktığına inanırdı. ‘İsimleri aynı olsa da, daha önceden yaşanmış olsalar da, her duygu insanın kendini yeniden keşfetmesidir,’ diye düşünürdü. ‘Ve her duygunun ardında emek vardır. Bu nedenle yaşanmayan her duygu aslında küçük bir intihardır. İnsanın içindeki bilinmeyen bir noktanın sessizce, cenaze töreni bile yapılmadan, yok olduğu fark edilmeden ölmesidir.’

‘İnanmıyorum,’ dedi kısaca. Söylediklerine destek almak istermiş gibi elini toprağın üzerinde gezdirdi, nehrin kıyıya vuran sularında ıslattı, yakınlarda gezinen martılara baktı. ‘Yaşananları, kelimeleri, görülenleri, alınan tatları, duyulan sesleri bilmeden yok ediyorsan, sesini her yerde duyuyor olsam bile, bir hiçsin sen aslında.’
‘Hiç. Olmayan. Yokluk. Ama sana sesini duyuran, sesini duymayı beklediğin... Yıllardır konuşmak istediğin...’
‘Çünkü bana farklı şeyler söyleyeceğini umuyordum. Bilmediklerimi öğreteceğini, en azından onları keşfetmem için yol göstereceğini... Ama sen, hiç tınmadan, fütursuzca yaptıklarının nedenini bile bilmediğini söyleyebiliyorsun.’
‘Belki nedeni senin bulmanı istiyorum. Belki sandığın kadar kuvvetli değilim. Belki benim sana ihtiyacım var...’
‘Nasıl?’
‘Hiç kendisini istediği zaman duyuran, insanları dilediği zaman susturan, duyguları ortadan kaldırma, insanları arzusuna göre sevindirme, dilediği zaman gözyaşlarına boğma gücüne sahip birinin nasıl olup da kendisi için duygusuz dediğini düşündün mü?’

A o an sesin ne kadar yalnız olduğunu anladı. İşlemesi gereken çarkın bir parçasıydı sadece. Bir görevli. Neyi, neden yaptığını sorgulamayan, sadece kendine söylenileni yapan basit bir çalışan. Her gün, her saat, her dakika, dinlenmeksizin, durmaksızın aynı işi yapmak... Kuşlardan, yeşilden, maviden, yapraklardan, kahkahalardan, dokunuşlardan etkilenmemek... Çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın; insanın hiçbir anlamı olmaması. Sadece düz bir çizgi: ne olursa olsun, canlı olan her şeye bir gün seslenecek. Kimse duymayacak o sesi, ama herkes bilecek. Ve sonrasında herkes üzülecek. ‘Belki de,’ düşündü A, ‘üzdüğünü bildiği için sonrasında konuşmuyor. Nedenini açıklayamadığı bir görevi yerine getirdiği anlatamayacağını biliyor. Ne kadar duygusuzum dese de, kendisine sorulacaklardan çekiniyor, korkuyor.’

Ve A yine o an insanların sese olduğu kadar sesin de insanlara ihtiyacı olduğunu anladı. Ses insanlar için bir nasıl bir sığınak, tükendiklerinde kaçtıkları sıcak bir yuvaysa; insanlar da ses için yalnızlığını giderecek araçtılar. Herkesle hiç değilse bir kez konuşmaya çalışıyordu, belki kendini gösterdiği anda onların da bir şey söylemesini bekliyordu ama sesin konuştuğu, onu duydukları an çoğu insanın sese dönüştüğü andı. Varlıktan hiçliğe geçtiklerinde insanlar da duygusuzlaşıyorlardı. Sesle bir olduklarında önce sesleri yok oluyordu insanların. Sonrasında birileri o sesi aramaya başlıyordu; önceleri farkında olmadan, hayatındaki eksiğin ne olduğunu bilmeden, sonraları farkında olarak. Duyamadıkça kusuru kendi buluyordu, kendine kızıyordu, duyamayarak kaybolan sesin sahibine ihanet ettiğini düşünüyordu. Sonra sese yöneliyordu kızgınlığı, sevdiği sesi yok ettiği için isyan ediyordu ona, herşeyi yok eden sesi yok etmek istiyordu.

Düşüncelerini okumuş gibi, ‘Binlerce ses var içimde,’ dedi ses. ‘Dilediğini duyabilirsin bende.’

Gözlerini kapattı. Sesin dediklerinin ruhuna ulaşmasını izledi. ‘Dilediğini duyabilirsin bende...’ Duymak... Dilemek... Dilediği sesi, sesin sahibini görmeden, bir başkasının yansımasında işitmek... Bekledi.
Bir süre sonra uğultular duymaya başladı, birbirinin üzerine binen kelimeler, ne dedikleri anlaşılmayan insan çığlıkları sardı etrafını. ‘İmdat,’ diye bağıran vardı, gitmek istemediğini söyleyenler, ağlayanlar, harika diyenler vardı. Kahkahalar, giderek uzaklaşan birine sesini iletmek isteyenlerin bağırmaları geliyordu kulağına. Kırılan dalların, büyüyen çiçeğin, olgunlaşan meyvenin, akan nehrin müziğini duyuyordu. Ana rahmine yuvalanan çocuğun şaşkınlığını duydu, yeni doğan bebeğin isyan edercesine ağlaması çarptı kulaklarına. Siren sesleri, patlayan bombalar, bir kurşunun bedene girdiği anki acının sesi kendilerini duyurdular. Sevilenlerin mutluluğu, mutsuzların acısı sese dönüşüp kalbine ulaştı.

Daha neyi ne kadar duyacağını düşünmeye başlamıştı ki, ‘Yaşananların, yaşam yoğunluğunun, yorgunluğunun sesi’ dediğini duydu Ses’in, diğer tüm seslerin üzerine çıkarak, onları bir anda susturarak; ‘önceden duymuş muydun?’

Gürültü sadece beyninin içindeydi artık. ‘Hayır ama, dilediğim sesi duyamıyorum!’ diye haykırmak istedi fakat karmaşık, anlaşılmaz harfler seslendirdiğini fark etti.
‘Dilediğin sesi isimlendirmelisin. Kulaklarınla değil ruhunla duymayı öğrenmelisin. Ancak ruhunu duyduğun anda dilediğin sesi de işitebilirsin.’

‘Ruhumu nasıl duyacağım?’ diye düşündü A.
‘Ruh duygu ister, duyguyla beslenir. Hangi duygunun sesini duymak istediğini hissetmeye çalış.’

A’nun aklına yitirdikleri, uzun yürüyüşünde geride bıraktıkları, kendisini bırakanlar, çocukluğu, gençliği, kolay gülebildiği zamanlar, dünyanın tüm yükünü omuzlarında hissettiği zamanlar, ağladığı günler, babasının yanağını okşaması, annesini sarılması, yaşamadığı sevgiler, yaşadığı sevgililer, yalanları, sevişmeleri, geç kalıp kaçırdığı, erken gidip heyecanla beklediği randevuları, gördüğü gözler, dokunduğu tenler, uyandığı tüm sabahlar, sarhoşlukları, dinginlikleri, huzursuzlukları, yaşadığı ikilemler, karar anları, karar anlarından hemen önceki gerginlikleri geldi.

Yorgun olduğunu hissetti. Aklına hep yürüdüğü geldi. Sürekli bir yerden başka bir yere gidiyor, ama gittiği hiç bir yer son nokta olmuyordu, sanki hep bir yerlere giden ama asla varamayan biriydi. Bunları düşünürken de yürümüştü; yürümüş ve nehrin kenarına varmıştı, daha önceden sayısını unuttuğu kereler geldiği noktadaydı, yürüyüşünün hep sonlandığı ama son olmadığını bildiği noktada. ‘Belki ruhun hissedeceği nehrin öte yakasındadır,’ diye düşündü, ‘hiç merak etmediğim, kentteki kimsenin merak etmediği yerde...’

Yeni doğmuş bebeği okşarcasına, sevgilisinin tenine dokunurcasına, incitmekten çekinircesine elini suyun üzerinde gezdirdi. Nehrin ona bir şeyler söylemesini bekledi. Tüm maviliğiyle akıyordu nehir, ne yağmurun getirdiği çamur, ne kar, ne martıların pislikleri kirletemiyordu nehri. Arıtıcıydı nehir, temizleyiciydi, saftı, pürdü, berraktı, davetkardı.
Kendini usulca nehre bıraktı.
Nehir ve ses aynı anda sarmaladılar A’nın bedenini. Ses gözlerini kapmasını söyledi. Nehir, ‘Ruhunu özgür bırak,’ dedi. Bir martı uçmaya başladı üzerinde. Bir dalga geldi A’yı derine itti. Dibe battıkça ses, ‘Ağzını aç,’ dedi, ‘ağzını aç ve ruhunun çıkmasına izin ver.’ Son bir nefes için ağzını açtı. Bedenden kurtulan ruhun martıya geçişini hissetti.
Sonsuzluğu gördü martının gözleriyle. Sesin, ‘Huzurlu musun?’ diye sorduğunu duydu. ‘Evet,’ yerine, ‘Özlemişim,’ oldu yanıtı. Sonsuzlukta özlemin, özlediklerinin sesi vardı. Sonsuzlukta neşe, üzüntü, kahkaha, gözyaşı, sevinç, keder vardı. Sonsuzluk yaşamdı. Tüm sesler A’yı sarmalayıp içlerine aldılar.

Martı, derindeki A’dan uzaklaşıp kıyıya doğru uçtu. Gördüğü, nehrin kıyısında yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle uyuyan bir bedendi.

23 Mart 2011 Çarşamba


Son


Dün gece yıldızları saydım.
İki eksik çıktı.
Hatırladım abla.
Cuma sabahı
Kaybolmuştu ikisi de…

*

Sabahları güzel olur buralar.
Güneş dağların ardından bir doğar ki…
Yeşilin derinliği, mavinin yansıması
Doğayla günlük dansın başlaması
Hep kuşlar vardır tepelerde
Bahçede oturdum, gözlerimi kısıp saydım.
İki eksik çıktı kırlangıçlar.
Hatırladım abla.
Dileğimdi, oralarda görürsen...
Kanatlarında sana selamım var.

*

Mevsim değişti abla.
Yağmurlar başladı, hava serinledi.
Açık pencerelerden taşan müzik de yok artık
Kuşlar nerede, onu bile bilmiyorum
Konuştuğumuz bir sürü kelime
Lal olmuş şaşkınlıkla
Bir bahçeye bir bana bakıyorlar
Bir de
Yerlerine gitmek için seni bekliyorlar…

*

Pazar günü hava pusluydu abla
Dalgalar sana yol vermek için duruldu
Gök gözyaşlarına ara verdi
Adaları seyrettik birlikte
Leylim sana dokunurken…
Bilmediğimiz bir uzağa bakarak
Gülümsüyordun
Puslu havaları da sevdirdin ya abla…

*

Ertesi gün yağmur yağdı
Oturdum, damlaları saydım.
İki eksik çıktılar.
Hatırladım abla.
Birini sağ, öbürünü sol yanağıma dökmüştüm...


6 Şubat 2011 Pazar


bir sabah....

bir sabah, yıllardır birlikte uyanmanın keyfini yaşadıkları sabahlardan biri daha...

ev sıcak ama dışarının karlı olması gene de insana üşüme hissi veriyor, her zamanki gibi, kadından önce uyanan erkek perdeyi aralayıp çevredeki beyazlığı görünce röpdeşambrını giyiyor. odadan çıkacakken gözü uyumakta olan kadına takılıyor. kadın, uykusunda gülümsüyor gibi. bir gece önce birlikte film seyretmişler, yattıktan sonra her zaman olduğu gibi birbirlerine sarılmışlar, masum bir öpücükle iyi geceler dileyecekken, o öpücük parmakların tende gezinmesine dönüşmüş, sonra sevgilerinin fiziksel ifadesi olarak yumuşak başlayıp gitikçe hızlanan, doruğa çıkan bir senfoni olarak sonlanmıştı.

erkek, bir tanrıçaya saygı sunarcasına kadının alnına hafif bir buse kondurup odadan çıkıyor. mutfağa gidip kahve yapıyor kendine, sonra salona geçip her zaman olduğu gibi boşluğa bakarak içmeye başlıyor. günün sevdiği saatleri; bedeninin uyanışını izlediği saatler. beyni aklına ne kadar şanslı olduğunu getiriyor, kadınla birlikte olduğu, sevdiği biri olduğu için, sevdiği "o" olduğu, onun tarafından sevildiği için kendisini ayrıcalıklı hissediyor. ömrü boyunca ilk kez yormayan, tam tersi yaşam sevinci veren bir sevgi içinde olduğunu düşünüyor. ikisi de aşk kelimesini kullanmayı yıllar önce bırakmışlardı; erkek düşündüğü her an yeni bir tanım buluyordu yaşadıkları için: duygu yoğunluğu, bütünleşme, bir olma, o'nda kendini görme, o'nu kendinde yaşatma...

bu sabah nedense aklına özlem kelimesi takılıyor. salonda oturup kahve içtiği, onu düşündüğü süre içinde, üç metrelik bir koridorun sonundaki odada uyuyan, yarım saat öncesine dek sıcaklığında uyuduğu onu özlediğini fark ediyor. kokusunu, gözlerinin rengini, yeteneği olsa gözü kapalı çizebileceği hatlarını, kahkahasını, sesinin tınısını, ona dokunmayı, öpmeyi, iç içe geçercesine vücudunu ona yapıştırmayı, sarılmayı, gözlerine bakmayı, uyuyuşunu izlemeyi özlediğini anlatıyor yüreği ona...

yıllar önce, o yaz günü ilk kez birlikte uyandıklarında izledikleri leylekler geliyor aklına nedense... göç için erken bir zamandı, ama sanki leylekler ona, “Kaçman gerek, buralarda olmaman gerek, gitmelisin,” gibilerinden mesaj veriyorlar gibi gelmişti... elindeki yetersiz fotoğraf makinesiyle bulutların üzerindeki noktaları hapsetmeye çalıştıkça kendisinin de bir nokta gibi, değersiz ama mecbur olunan, tek işlevi kendinden önce gelenleri sonlandırmaya yarayan bir simge olduğunu düşünmüştü. “Nokta sadece kendini sonlandıramıyor, nokta hep var,” demişti içinden, “o olmazsa her şey devam edebilir.” Ve o an olmamaya karar vermişti, ne kendi ne de bir başkasının yaşamında, ne de bir başka yaşamda... kadına anlatmaya çalışmıştı düşüncelerini sonra, kendine bile düzgün ifade edemediklerini ona hiç anlatamayacağını bilmesine rağmen, ama anlayacağını umarak...

sonrasında yaşadıklarını “noktanın intiharı” diye isimlendirmişti... düşünmemeyi öğretmişti kendine; kalemi kağıt üzerinde kendi dansını yaparken yazmamayı, konuşurken bir şey söylememeyi, gülerken kahkaha atmamayı... yaşamın izleyicisiydi artık, kendisi için duran bir zamanda, diğer insanlarının zamanını seyrediyordu...

bu şekilde yaşamının ne kadar sürdüğünü de, geri dönüşün nasıl olduğunu da bilmiyor, hatırlamıyordu. belki boşluğun sonuna nokta koymaya gerek olmadığını algılamıştı, belki de boşluğu istediği zaman istediği yerde yaşayabileceğini...

döndüğünde kadını aramamış, onun yerine okuyacağını umduğu yazılar göndermişti boşluğa:

düşüncelerimin yoğunluğunda ve hızında yazabilmek isterdim.

birlikte kardan adam yaparken ne kadar eğlendiğimizi...

üşümemize rağmen eve girmek istemeyişimizi...

sonra tir tir titreyerek, terlemişken, ısınmış eve dönüp sıcak şarap içip çocukluktaki kar anılarımızı birbirimize anlatışımızı...

dışarıya bakıp ertesi gün de kar yağıp yağmayacağını konuşmamızı...

birlikte film izlememizi...

dışarının soğuğuna inat içimizi ısıtan sevişmemizi...

sessizlik içinde oturmamızı...

ikimiz de bir köşede otururken, gözlerimizle öpücük göndermemizi...

mutfakta bir şeyler yaparken sarılıp omuzlara kondurulan buseyi...

sadece bizim anlayabileceğimiz esprilere gülmeyi...

telefonda anlamsız konuşmalar yaparken yaptığımız mimikleri...

kendime seni...

sana beni..

boşlukta yaşadığı günlerden birinde yaşlandığı, ömrünün son gününe geldiği inancına kapılmış, izlediği zamanlardan birinin kendi yaşamı olduğunu görmüştü şaşkınlıkla. Çocukluğu, gençliği, olgunluk dönemi onu uğurlayan bir tören alayı gibi gözlerinin önünden geçtikçe, gördüklerinin kimisine başını çevirmiş, kimisinden utanmış, kimisini ise kıymetli oyuncağını paylaşmak istemeyen çocuk misali sarmalamak, gittiği yere beraberinde götürmek istemişti.

yaşamındaki kimi zaman dilimlerini, kimi olayları yeniden yaşamak istediğini düşünüyordu.

çocukluğuyla ilgili anılar geliyordu aklına mesela... arka bahçedeki dut ağacına çıkması, yaz akşamları açık hava sinemasında geçen saatler, baharda yan evin bahçesindeki gelincik okyanusunu seyretmesi, mahalledeki boş tarlada yapılan maçlar, apartmanda tüm dairelerin kapılarında anahtarların takılı olması ve istediği zaman istediği daireye girebilmesi, fırıncının at arabasıyla ekmek dağıtması, migros kamyonunun gelmesini beklemesi, iki sokak ötedeki çiftlikten taze süt alıp kovayı sallamadan eve getirmeye çalışması...

gençliğiyle ilgili yeniden yaşamak istedikleri vardı... o zamanlar için adına aşk dediği, sonraları düşündüğünde kahkahalarla güldüğü duygu heyecanı, içilen ilk sigaranın dumanının havada asılı kalmasını izlemesi, çiçek pasajına ilk gidiş, vapurda açıkta oturup boğazın seyredilmesi, ilk öpüşmeden sonra kendine hiçbir şey hissetmediğini söylemesi ve "demek buymuş," demesi, gittiği ilk maç, geceler boyu, "acaba beni nasıl bir yaşam bekliyor?" diye düşünmesi...

olgunluk çağıyla ilgili yaşamak istedikleri vardı... çocuğunu kucağına ilk alışı, ilk kez bir araba kullanışında duyduğu heyecan, yabancı bir ülkeye tek başına gittiğinde yaşadıkları, günlerden bir gün bulutlara baktığında gördüğünün çocukluğunda, gençliğinde gördüğü bulutlardan farklı olduğunu algılaması, kadını ilk kez görüşü, hayatında ilk kez bir çift gözün uzun süre gözlerinin önünden gitmemesi...

…. yılı erkeğin yaşamındaki son yıldı. tüm bunları ve daha nicesini, ertesi sabahı görmeyeceğini bildiği bir günde düşünmeye başladı. sonra yıllardan beri yaptığı gibi kendiyle oyun oynamaya karar verdi. "peki," dedi kendine, "nice anı var, hatırladıklarımın hepsi de güzel; ama bir tanesini, sadece bir zaman dilimini bir kez daha yaşama şansım olsaydı, seçimim ne olurdu?"

yanıtı, yıllardan beri içinde taşıdığı ikinci benliği verdi. "onun uzakta olduğu, varlığını unutmaya çalıştığın seneleri yaşamak isterdin," dedi. "çünkü artık biliyorsun ki özlemin sevgisiyle, sevginin özlemiyle yaşadığın yıllar sonunda kadını yine göreceksin."

mutfağa gidip portakal suyu sıkıyor, bardağı alıp yatak odasına gidiyor ve koltuğa oturup onu seyretmeye başlıyor. uyandığında ilk gördüğünün kendisi olmasını istiyor.

portakal suyu mu? yaptığı yaramazlıkta yakalanan çocuk misali, uyandığında ne yapıyorsun diye sorarsa, "hiiçç," diyecek, "sana portakal suyu getirmiştim."

6 Aralık 2009 Pazar




her yolculuk bir sonun başlangıcıdır aslında
her adım daha da yaklaştırır o sona

her şehre en uzak olunan zaman
o şehrin sisine dokunabilecek kadar yakın olunduğundadır

karnınızda kramp
iki büklüm olmuşken,
acının dağladığı yüreğe ulaşamadığınızda
yolun kenarındaki çiçeği gözyaşları suladığında
sadece yapraklar duyar
sisler içindeki çığlığı

renksizliğin sesini
gözler bile konuşamadığında
sessizliği seslendirdiğine binler, onbinler
mutlaklığın huzuruna boyun eğmek
varılamasa bile
uzanmak yol kenarına
görünmezlik yorganının altında
şehrin sisinde kaybolmayı kabullenmek...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Ğ' YE


I


Kapalı panjurların ardında, dışarıdaki güneşin kavurucu sıcaklık yaydığını bildikleri tembel bir öğle sonrasında yatakta soluk soluğa yan yana uzanmışken, az önce yaşadıkları, ne olduğunu kelimelendiremedikleri yolculuğun gerçek olduğunu kendilerine kanıtlamak istermiş gibi, parmakları yaşadıklarının şiddetine, heyecanına, sesine tezat bir şekilde ağır hareketlerle birbirlerinin bedeninde geziniyordu.

“Çok önceleri olmalıydı bu,” dedi kadın. “Çok önceleri beraber olmalı ve birlikte büyümeliydik.”

Erkek yanıt vermedi, söylenenleri duymuş ama anlamamış gibiydi. Hâlâ yaşamakta olduğu boşlukta birlikte ve büyümek kelimeleri birer titreşim olmayı bırakıp, sanki bizi tanı ve aralardaki boşluğu doldur dercesine gözlerinin önünde cisimlendiler ve ona bakmaya başladılar. Adam karşısındaki kelimelere, “Ama zaten tanıyordum,” dedi. “Veya tanımayı düşlemiştim. Hayal etmiştim. Sonra o hayalden korkmuştum. Kaçmıştım.”

Hayallerinde yaşanmamış bir gece vardı – yaşanmamış ve bir daha yaşanmayacak, ama bir kez yaşanmış olması bile, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, yaşandığı anki dinginliği sürdürecek bir gece - bir zaman dilimi, kendi yaşamından sadece kendisi için çaldığı bir zaman parçası. Öyle bir zaman dilimi olacak, öylesine dolu bir anıya dönüşecekti ki yaşadıkları; duyguları içinden taşacak, biriyle paylaşmak isteyecek ama sadece kendisine ait olan bir şeyi büyük bir kıskançlıkla yine kendisine saklayacaktı. O kadar ki, hissettiklerini, yaşadıklarını nerede olduğunu sadece kendisinin bildiği, sadece kendisinin yazdığı, sadece kendisinin okuduğu deftere bile yazmayacaktı. Bir sürü kelime kullanabilirdi yaşadıkları, yaşamayı hayal ettikleri, hayalinde yaşadıkları için ama kelimeler üstüydü düşledikleri. Siyah bir kalemin değişik bilek ve parmak hareketleriyle oluşturduğu adına kelime denilen şekiller yetersiz kalırdı içindekileri dışa dökmek için. Yıllar sonra, çocuğunun, belki de hiç göremeyeceği torununun defteri bulduğunu ve okuduğunu düşledi. Veya belki de ölümünden sonra diğer eşyalarıyla birlikte atılacaktı defter, bir şekilde birinin eline düşecekti. Okuyan kişi –çocuğu, torunu, başkası- her kimse, “Eee, yani,” diyecekti, “anlamı ne bu yazılanların?” Onca duygunun, olayın, hissedilenin, çalkantıların, acının bir başkasında hiçbir duyguya yol açmaması yaşananlara saygısızlık olur, diye düşündü. “En güzel anı, insanın kendisiyle bile paylaşmaktan çekindiği, kendisinden bile kıskandığı anıdır,” dedi kendine. Yazmayacaktı bu anısını. Beyninin bir yerlerinde, sadece istediği zaman anımsayacağı bir yerde saklayacak, her anımsadığında da yüzüne yayılan gizemli gülümsemenin ne anlama geldiğini soranlara muzip muzip bakacaktı.

Oradaydı, bir kol mesafesinden daha yakında duruyordu. Elini tutması için koluna hafifçe uzatması yeterliydi, yanağına bile dokunabilirdi isterse; veya konuşmanın bir yerinde punduna getirip masanın üzerine duran elinin üzerine elini bile koyabilirdi; doğal da olurdu bu, bir kahkahanın, destek istenen bir cümlenin paylaşılması için yapılmış bir hareket, ama derinlerde bir yerde daha farklı bir anlamı olduğu bilinen bir temas anı... Elin o zamana kadar olandan farklı bir baskıyla tutulması... Temas anının her zamankinden bir an uzun olması... O anlık uzunluğun fark edilmesi, hafif gerginleşme... Ve elin bırakılması... Sonrasında?.. Bir sessizlik süreci yaşanırdı, sıkıntılı ama insanı basmayan bir sessizlik ve hemen akabinde o temas anını gerektiren konudan tamamen farklı bir konunun açılması takip ederdi, kısa cümleli konuşmalar, sessizliği yok etmek için gösterilen çaba...

Derken müzik girerdi devreye. Eşlik edilen şarkılar, tempo tutulan ritimler, şarkıların hatırlattığı anıların anlatılması, o anılardan çıkan sorular, verilen yanıtlara yapılan yorumlar, orada olmayan kişilerle dalga geçmeler, gülmeler, tokuşturulan kadehler, diğer masalarda oturanlarla ilgili yorumlar yapılması, sigara yakmak içilen verilen aralar, duman hakkında konuşulması, çıkan dumanın masanın üzerinde dağılmasının seyredilmesi, zaman zaman bireysel anılara dalarak düşüncelere dalınması, uzaklaşma, hemen ardından yine yaşanan ana dönme, seslerin yükselmesi, uğultuların artması, kahkahaların gürleşmesi, az önce sessizliğe neden olan anlık el temeslarının bilerek yapılması, temas sürelerinin uzaması, birbirlerine geçen parmaklar ve nihayet gözlerin gecenin başından beri ilk kez anlamlı olarak birbirlerine bakması...

O an diğer tüm masalardan gelen uğultular kesilirdi, sesler, kahkahalar havada asılı kalırdı. Sadece müziğin sesi olurdu duyulan. Bir keman yayının güzelliği duyulurdu veya bir gitar telinin çınlaması, veya flameko dansçısının hüzünlü sesi... Dans başlardı. Dönmeler, figürler, uzaklaşmalar, yakınlaşmalar, iki vücudun birbirine yapışması, hemen sonrasında ayrılıp birbirini arayan bulutla yağmur damlası gibi yeniden buluşmaları, iki vücudun bütünleşmesi, tek bir bedenmiş gibi soluması, kişinin kendini dünyanın merkezinde hissetmesi, her şeyi yapabileceğini algılaması, başların birbirine değmesi, başın omuza yaslanması, kişinin binbir fırtına sonrasında güvenli bir limana sığınmış gemi gibi kendini karşındakinin kollarına bırakması, eridiğini hissetmesi; eridiğini ve yok olduğunu, bir noktaya dönüştüğünü, ama istediği an bir dev olabileceğini duyumsaması, bunu yaparken de yalnız olmadığını algılaması, müziğin çıldırması, doruğa doğru tırmanma, yerin ayakların altından kayması, bedenin yerçekimine karşı geldiğinin hissedilmesi, boşluğun ve doluluğun aynı anda yaşanması ve son bir çılgın notada, müzik, insanlar, evren çılgın bir hal almışken kondurulan bir buse...

Gece, başladığı sessizlikle biterdi. Buradan nereye gidelim? sorusunun yanıtı olmazdı. Dumanlar gibi havada asılı kalırdı soru. Hatta yanıt verilemeyeceğini bildiklerinden bu soruyu sormazlardı bile. Bedenler ayrı yerlerine giderlerken, ruhlar danslarını sürdürmek için birlikte ayrılırlardı oradan.

Oradaydı, bir kol mesafesinden daha yakında duruyordu, ama o kadar uzaktaytı ki...

“Belki de en güzel anı henüz yaşanmamış olan anıdır,” dedi kendine. Ayak seslerinin bile yankılanmadığı bir caddede yalnız başına yürümeye devam etti.

Kaçmıştı, yaşanmamışları hayalinde yaşanmışlardan daha kalıcı anılara dönüştüreceğini umarak. Masasının üzerine içinde resminin olduğunu hayal ettiği boş bir çerçeve koymuş, tanıştıkları günün onun doğum günü olduğuna karar vermiş ve her sene o gün çerçeveyi bir gülle süslemişti. Geceleri, hayallerinde, onunla kimi zaman olabildiğince yumuşak, kimi zaman hoyratça sevişiyor, sonra onun teninin sıcaklığında kendini uykuya bırakıyordu. Sabahları uykuyla uyanıklık arasındaki belirlenemez zamanda, aklına ilk gelenin o olmadığını algıladığında kendine kızıyor, onu düşünerek uyanabilmek için yeniden uyumaya çalışıyordu. Yazılar yazıyor, hayalinde yazdıklarını ona okuyor, yayınlanan eserlerini onun okuduğunu umuyor, gittiği bir filmden, okuduğu bir kitaptan sonra karşısındaymış gibi onunla konuşuyordu.
Onun olmadığı ama onu hissederek yaşadığı dokuz sene geçirdi ve dokuz sene boyunca onunla beklenmedik bir anda beklenmedik bir yerde karşılaştığında ne söyleyeceğini, karşılaştığı saate, mekâna göre hayallerinde değişik senaryolarla o kadar çok yaşadı ki, günlerden bir gün hayal etmediği tek yerde (kapı çalınmış, açtığında karşısında onu görmüştü), şaşkınlığını atlattıktan sonra aklına gelen ilk cümleyi söyleyebildi: “Bir yerden tanışıyor muyuz?”

Kadın hiçbir şey söylemeden içeri girip adama sarılmıştı.

II

Bir süre öncesine dek birbirlerine yabancı olan iki bedenin farkında bile olmadan önce gözleri karşılaşmış, sonra el sıkışmışlar; başlarda çekingen, sonra gittikçe rahatlayan, birbirlerini rahatlatan sözler söylemişlerdi. Çevredeki diğer bedenlerin tepki göstermediği bir anlatıya birlikte güldüklerinde, ikisi de şaşırmışlar, gözler ellerinde olmadan bir kez daha kesiştiğinde aralarında özel bir ilişki olabileceğini hiç bir kelime sarf etmeden kabullenmişler, o an itibariyle de beyinleri oldukları mekândan, toplantıdan, toplantının konusundan uzaklaşmış, konumları gereği birbirlerine “siz” diye hitap ederken bunu nasıl birinci tekil şahısa dönüştürebileceklerini düşünmeye başlamıştı.

Birbirlerinden habersiz bir şekilde, ikisi de kendilerine “nasıl”la (nasıl telefon numarasını alablirim? Nasıl daha yakın olabilirim? Toplantı sonrası kalmasını nasıl sağlayabilirim? İş çıkışı kahve içmeye nasıl davet edebilirim?) başlayan bir dizi sorarken, parmaklarındaki kalem önlerindeki kağıtlara onlardan bağımsızmış gibi şekiller çizerken (erkek daire çiziyor, sonra o daireden çizgiler çıkartıyor, her çizginin ucuna bir başka daire çiziyor, sonra yeniden çizgiler çıkartarak, ne olacağını bilmediği ama sonunda anlamlı olacağını umduğu bir çizgiler demeti yaratmata çalışıyordu; kadınsa kağıdını değişik boylarda yıldızlarla doldurma çabasındaydı), kulakları başkanın isimlerini söylediğini duydu. Birlikte çalışarak iki hafta sonrasına rapor hazırlamaları gerekiyordu. Bu duydukları anda ikisi de kalakaldılar.

Bilmiyorlardı ama, beyinleri “nasıl” sorusuyla oyalanmaktan memnundu. Yanıt bulunana dek erkek kadını, kadın erkeği düşünecek, senaryolar yazılacak, belki bir sırdaşla konuşulacak, karşılaşmak için bahaneler yaratılmaya çalışılacak, yapılan her plan hemen akabinde hatalı bir yönü görülerek bozulacak, görüşüldüğünde neler konuşulabileceği düşünülecek, tekdüze yaşam koşuşturması içinde yaşanacak olan düşünsel heyecan belki de yaşamlarının yegâne heyecanı olacaktı. Ama şimdi, birlikte çalışmaları, yani hemen her gün görüşmeleri gerektiği ortaya çıkınca, “nasıl” sorusu bir anda, “ne olacak”a dönüşmek zorundaydı; bunun için bedenleri fark etmese de beyinleri farklı boyutta düşünmek zorundaydı.

Ve tabii ki düşündüler. İkinci görüşmelerinin sonunda erkek rapor üzerinde gece de çalışacağını, arada sorması gereken bir şey olduğunda haberleşebilmeleri için kadının telefon numarasını almasında bir sakınca olup olmadığını sordu. Kadın üzerinde çalıştıkları konunun, “Dört metre boyundaki bir duvarın önüne konması gereken masanın duvardan ne kadar uzakta olması gerekiyor,” gibilerinden, basit, üzerinde fazladan bir çalışma gerektirmeyen bir konu olduğunu bilmesine rağmen, telefon numarasını vermekle kalmadı, “İstediğiniz saatte arayabilirsiniz, nasıl olsa yalnızım, erken de yatmıyorum,” da dedi.
Parmaklar bir takım rakamların yazılı olduğu kağıdı gömleğin üst cebine yerleştirirken, beyin de kadının söylediklerinin sentezini yapmış, gereken mesajları almıştı bile: yalnız (aramamda sakınca yok), istenilen saatte aranabilme (aramamı istiyor)...

Birbirlerine hitap ederken ikici çoğul şahıstan birinci tekil şahısa dönüşüm de erkeğin gecenin çok geç olmayan bir saatinde aramasından, raporla ilgili fındık kabuğunu doldurmayacak bir şey söyledikten, birlikte çalıştıkları diğer kişiler hakkında konuşmaya başladıktan, onlarla ilgili, bir diğerinin bilmedikleri komik olayları anlatıp belli ölçüde gevşedikten sonra olmuştu. “Ne dersin, bu hafta sonu bir yere yemeğe gidelim mi?” diye sormuştu erkek, ve kadının hemen evet demesi üzerine, sen kelimesi kullanılmadan aradaki resmiyet kalktığı ve birbirlerine ikinci tekil şahıs olarak konuşma başladığı için (Ne dersin?) beyin kendini tebrik etmişti.

Gözlerin karşılaşmasından beri iki beden de, beyinleri, kalpleri, dudakları, tenleri, her yönleriyle yakınlaşmaya o kadar hazırdılar ki, hafta sonu yemeğinden önce rapor için bir kez daha buluştuklarında yanakdan öpüşürken dudakların dış kısımlarının hafif bir buse verirmiş gibi temas etmesini hiç yadırgamadılar; yemekte konuşmanın hiç kesilmemesi, kelimelerin havada asılı kaldığı aşılması güç sessizlikler yaşamamaları, restorandan çıktıklarında el ele tutuşmaları ikisine de hiç şaşırtıcı gelmedi. Birbirlerini yeni tanımaya başlayan kadın ve erkek değildiler de, sanki yıllardır beraber olan bir çifttiler; belki de bu nedenle yemek sonrasında erkek kahve içmek için evine davet ettiğinde kadın bunu gayet normal karşıladı. Mutfakta kahve hazırlarken, kadının yanına gelmesini, az önce salonda kitaplıktaki kitaplar ve raflara gelişigüzel yerleştirilmiş resimlerle ilgili sorular sormasını da (O resimde yanında duran kadın kim)? erkek özel yaşamanın soruşturulmasından çok, kendisini yakından tanımak isteyen birinin soruları olarak algıladı.

Karşılıklı koltuklarda oturup kahveler içildikten, bir dergideki yazıları birlikte okuma bahanesiyle kanapeye yan yana oturduktan, ilk dergiden sonra ikinci ve üçüncü dergilere de bakıldıktan, dakikalar ilerledikten, iki bedenin birbirlerini tanıtmak için bir gecede anlatabilecekleri tüm şeyler tükendikten sonra, sessizlik sürelerinin uzamasından korkan beyinlerin karşısındakinin ilgisini kaybetmemesi için geçmişin en unutulmuş yerlerinde kalan konuları aramaya başladığı, aşktan, sevgiden, ilişkilerden bahsedilmediği bir anda erkeğin kendisini öpmesi kadına ne kadar garip gelmediyse, sonrasında sevişmeleri de ikisi için dünyanın en doğal olayı gibiydi.

Salonda kanapenin üzerinde yastıklar yere atılarak başlayan, sonra yatak odasında devam eden sevişmede, kadın da erkek de hayvani duyguların yerlerini ne zaman dokunmanın güzelliğine, tensel temasın yumuşaklığına bıraktığını, aslında yaptıklarının birbirlerini tanıma süresinin bir parçası, cinsel yönden de tanıma olduğunu hiçbir zaman bilmediler. Holden yansıyan ışığın loşluğunda, inlemeler, derin soluklar, bedenin yapabildiğini önceden bilmediği hareketler; yaşadıklarını ölümsüzleştirecek bir işaret, tenlerde bir anmalık bırakmak istercesine tırnakların sırta, kollara, bacaklara batırılması, nerede sonlanacağı bilinmeyen bir yolculuk son bir kasılmayla yerini bir şey söylendiği takdirde tılsımının kaçacağı bilinen bir sessizliğe bıraktığında, yan yana uzanmış, sadece parmaklar birbirlerine değiyorken, kadın hayatında ilk defa, sevişirken gözlerini kapatmadığını ve uzun zaman önce, insanın bunun sadece varlığını hissettiği biriyle beraber olduğunda yaptığını okuduğunu anımsadı. Erkeğin kendisindeki değişimi algılaması daha uzun sürdü: o da, hayatında ilk defa olarak, sevişme sonrasında yataktan kalkmak da istememişti, yanındakinin bir an önce gitmesini de...

Sabah uyandıklarında, keşfettikleri yeni oyunu oynamak için okula gitmeyen yaramaz ve muzır çocuklar gibi bir kez daha seviştiler; bu kez ruhlarını da katarak... Bir gece öncesinin aksine, bu kez sevişirken konuştular, birbirlerinin isimlerini söylediler, sonrasında birbirlerine dokunmayı sürdürdüler, sarıldılar, defalarca öpüştüler, biri yataktan kalkmak isteyince diğeri onu geri çekti ve ikisi de aynı anda bir gece öncesinde sevişene dek hiç durmadan konuşurken, gece başlayan sevişmelerinden beri iki üç kelimeden fazla etmediklerini algılayarak gülmeye başladılar. Kahkahalarında, yaptıkları yaramazlığı kimsenin yakalayamayacağını bilen çocuklarının mutluluğu vardı.

Yine salonda, bu kez ikisi de bornozlara sarılmış bir şekilde kahve içerlerken kadın geceden beri ilk ciddi soruyu sordu. “Daha önceleri neredeydin?”

Erkeğin dudakları yanıt vermek için açılıp kapanmadı, ama beyni düşünmeye başlamıştı bile. Gözleri kadının yosun yeşili gözlerine odaklanmıştı. Yanıt ise, sorunun sorulmasından, kadının beden olmaktan çıkıp can olduğunu, ruh dostu olduğunu algılamasından, bunu kendine kabul ettirmesinden yıllar sonra geldi.

Bazen gözlerinin ardını görmek istiyorum. O kadar zor ki... Çünkü gözlerine baktığım anda o yosun yeşillik beni derinine çekiyor ve hayatımın en güzel kayboluşunu yaşatıyor bana.

Kaybolmak, en sevdiğim şeylerden biridir (biliyor musun? diye sormayacağım, tabii ki bilmiyorsun). Gittiğim yabancı yerlerde bilhassa harita almam (olasılıkla harita okuyamadığım için), kendimi yollara bırakırım ve başladığım noktaya dönebilmek için de, yürürken belli noktalar belirlerim: köşede bilmem ne satan dükkan, başka bir sokağın girişindeki market, yol üzerinde vitrini renkli paket kağıtlarıyla dolu oyuncakçı, ve tabii kitapçılar, kafeler... Gördüğüm her kitabevine girerim, benim için kutsal bir yeri ziyaret etmek gibidir kitapçılar, ve her kitap evinden bir kitap veya dergi alır, çıkışımda da yoluma çıkan ilk kafeye girip, pipomu yakar ve kahvemi içerken aldığım dergiye bakmaya başlarım. Yıllardır yaşadığım törensel bir ayin bu, hemen hiç bir şeyin kalıcı olmadığı, kalıcı olmadığına kendimi inandırdığım (belki de kalıcı olmaması için elimden geleni yaptığım), dıştan çok zengin görünen, ama ne kadar küçük ve basit olduğunu sadece benim bildiğim dünyamda değişmeyen tek şey. Hangi ülkede, hangi kente olursam olayım kitapevi-dergi-kafe çizgisi değişmiyor.
Kafede oturduğum ve dergiye/kitaba göz attığım süre sonrasında aklımda kalacağına inandığım mağazalar, dönüşümü garantiye almak için bellediğim noktalar belleğimden silinmiş olur. Nasıl olmasınlar ki? Kafede oturup birşeyler içmek, pipomu yakmak beni zaten hayaller dünyasına götürür, bir de buna okuduklarım eklenince...

Sonra kalkıp yine yollara vururum kendimi, ama bu kez dükkan isimlerine, vitrinlerine falan dikkat etmem. İnsanlara bakmaya başlarım, onlarla ilgili hayaller kurarım: elele gördüğüm yaşlı çiftlere onları hiç yalnız bırakmayan çocuklar, torunlar armağan ederim, karşıdan gelen güzel bir kadının benimle konuşmaya başladığını, ön yargısız, ne zaman başlayıp ne zaman bittiği belli olmayan bir zaman diliminde yaşanabilecek her şeyi yaşadığımı düşlerim, bana dikkatle bakan küçük çocukların (en dikkatli çocuklar bakar etraflarına) ileride beni gördüklerini anımsayıp anımsamayacaklarını düşünürüm; sonra hayaller daha da abartılı hâle gelmeye başlarlar; oturduğum parkta adamın teki intihar edecekken ben durdursam onu, yazdığım bir kitap bir sürü dile çevrilse ve de tanınmış biri olsam, biri gelse yanıma, öylesine, boşlukta otursak ve boşluktan konuşmaya başlasak, bir sinema odası, okuma odası, çalışma odası olan büyük bir evim olsa, istediğim kadar seyahat edebilecek kadar param ve zamanım olsa; derken geçmişi düşünmeye başlarım yaşadıklarımı, konuştuklarımı, bana söylenenleri, benim dediklerimi... Benim için özel olan kişileri bir bir yanıma çağırır onlarla sohbet ederim, ve sonunda her şey öyle bir noktaya gelir ki, olduğum yer neresi olduğunu bilmediğim ama bana ait bir yer olup çıkar.

Kısa sürede çok şey yaşamış olurum orada, neresi olduğunu, olduğum noktaya nasıl geldiğimi bilmediğim o kentin bilmediğim köşesinde... Hayaller dünyasından çıktığımda, sanki yeni bir yerdeymişim gibime gelir. Gecelemek için bir mekân olduğunu bildiğim ama oraya nasıl gideceğimi bilmediğim bir yer. O noktaya havadan düşmediğimi kanıtlamak için aldığım kitap, içinde pipomun olduğu çantam ve de fotoğraf makinem vardır yanımda ve inanır mısın, zaten çoktan çökmüş olan gece karanlığında, onların verdiği cesaretle korkmam, yalnız olmadığımı hissederim. Sanki onlar hayatla bağlantımı sağlayan uzantılarımdır, ben bırakmadıkça beni bırakmayacak olan öğelerdir; yakılacak tütün, okunacak kitap olduğu sürece nefes almaya devam edebileceğine inanırım.

Dönüş yolu çok daha heyecanlıdır. Hedefime varıp varamayacağımdan emin olmadığım, varacaksam ne kadar sürede varacağımı bilmediğim bir maceraya atılmış hissederim kendimi. Çok değil, bir kaç saat önce geçtiğim caddeler, sokaklar ilk defa görüyormuşum gibi gelir. Aşina bir bina gördüğümde çocuklar gibi sevinirim. Karşıdan kalabalık bir grup geliyorsa, yolun kenarına, olabildiğince karanlık bir köşeye sinerim. Ara yollara elimden geldiğince girmem. Hedefime yaklaştıkça heyecanlanmaya başlarım: bir kez daha istediğim şekilde kaybolmuş, kaybolmasına rağmen kimsenin yardımı olmadan bir kez daha varması gereken yeri bulmuş biriyimdir artık.

Kaldığım otele/eve, her neresiyse artık, vardığımda ne yaşadığım günü ne de ertesi gün nasıl kaybolacağımı düşünürüm. O gün bitmiştir, yarın ise bir bilinmezdir benim için.
Her günü kayıp bir şekilde yaşamayı giderek daha fazla yapmaya başladım. O güne başlarken neler olacağını düşünmüyorum bile, sadece o gün de istersem kaybolabileceğim var aklımda, burada, ömrümü geçirdiğim bu kentte bile istediğim an kaybolabileceğimi bilmek nedense heyecan veriyor bana. Ve son zamanlarda en çok seni gözlerinde, sana bakarken veya gözlerini düşünürken kayboluyorum. Sanki o yeşillik beni içine çekiyor ve kaybolmak için özel bir çaba harcamadan, kendi içinde beni bana kaybettiriyor. Farkında değilsin ama teninin altında olabiliyorum, dışarıya bakmak istersem, senin gözlerini kullanıyorum görmek için, seninle gözlerin aracılığıya konuşuyorum.

Yıllardan beri her kayboluşumda bilmeden aradığım şeyi gözlerinde buldum:

Hayaller dünyasında gerçekleri yaşatıyor gözlerin bana, gerçekler dünyasında da hayalleri...

III

Başlangıçta sadece bir bahçe vardı ve bu bahçede bedenlerinin farkında olmayan iki çocuk. Önceleri olmadığı için sorgulayacak bir şeyleri yoktu, gelecek diye bir şey olduğunu bilmediklerinden de beklentileri. Sevgi, aşk, ihanet, beğenme, nefret, bencillik, haz, hoşlanma, tiksinme, tutku, şehvet, aldatma, aldatılma nedir bilmiyorlardı, yani mutluydular diyebiliriz ama bu da yanlış olur; mutluluk denilen kavramdan haberleri yoktu ki... Hatta büyümeleri gerektiğini bile bilmiyorlardı; kocaman bir bahçede istedikleri gibi oynayan, gezen, dolaşan, yiyen, içen, uyuyan, uyanınca bir gün öncesinde yaptıklarını tekrarlamaktan yüksünmeyen iki çocuktular sadece...
Sonra büyüdüler ve bilmediğimiz bir zamanda, bilmediğimiz bir şekilde farklı iki beden olduklarını anladılar. Anlamalarıyla da insanlığın yaratılıştan beri değişmeyen, her toplumda, her zamanda, her koşulda, konuşulan dile, renge, dine, siyasi görüşe bağlı olmaksızın her dönem geçerliğini koruyan en büyük buluşunu yaptılar: cinselliği keşfettiler.
Denilebilir ki, tarihin en büyük buluşu insanlığın başlamasıyla eş zamanlıdır ve insanlık tarihinde ilerlemeyi, gelişmeyi sağlayan binlerce dönüm noktasına, icada baktığımızda, cinsellik atom bombasından da, aya gidebilmiş olmaktan da, buhar makinesinden de ileri bir buluştur. Zaman içinde her yeni icat bir öncekinin geçerliliğini ortadan kalkmasına neden olmuş, her deney, benzer bir başka deneyi çürüterek kendini kabul ettirmişken; sadece cinsellik kalmıştır insan yaşamında değişmeyen bir öğe olarak ve içinde sadece insan olan, mekanik hiç bir şey olmayan yegâne buluş hâlâ cinselliktir.
Ama elindekilerle hiçbir zaman yetinmeyen, hep daha iyiyi hak ettiğine inanan insanoğlu, belki de cinselliğin keşfindeki basitliği kabullenmek istemediği için sonraki dönemlerde bir hata yaptı: kaşiflerinin aksine cinselliği hep bir duygu veya olayla bağdaştırmaya çalıştı: Sevgi, aşk, merak, beğenme, ihanet, aldatma... Doğrular ve yanlışlar koydu cinselliğin içine, yasaklarla ve yaşanmasında sakınca olmayanlar olarak sınıfladı cinselliği.

Kahramanlarımız kimin keşfettiğini bilmedikleri cinselliği yaşamaktan hoşnuttu, bunu dilediklerince yaşayabildikleri için mutluydular ve kadın sayesinde, daha başlangıçta bir çok insanın düştüğü tuzaktan kurtulmuşlardı. Birbirlerine sevdiklerini söylemelerinden hemen sonra kadın, “Bu ilişki isimsiz olsun,” demiş, erkek de, isimsizliğin altını birlikte dolduracaklarını söylemişti. Kadına bunu söyleten beyninin olgunluğuydu, deneyimleriydi; yaşananlara mutlaka isim konulduğu çoğu zaman ismin yaşananların önüne geçeceğini ve bu durumda büyünün kaybolacağını bilmesiydi. Erkeği beyniyse daha çok kendine odaklıydı, önceki ilişkilerine kıyasla sevdiğini bu kez neden bu kadar kolay söyleyebildiğini, aradaki farkın ne olduğunu sorguluyordu. (Erkek farkı hep karşısındakinde aradığı, asıl değişenin kendisi olduğunu fark edemediği için, yanıtı asla bulamayacaktı.)

İkisi de yaşadıklarının özel olduğunun ayrımında olarak bir karar almışlardı: en yakınlarıyla bile paylaşmayacaklardı birlikte olduklarını. Bilmiyorlardı ama, bu kararları, başlangıçta bahçede oyanayan iki çocuğun masumiyetine, oyunbazlıklarına bir göndermeydi. Toplantılarda siz’li konuşuyorlar, birbirlerine resmi davranıyorlar, ellerinden geldiğince ciddi ifadelerle oturuyorlar; sonra kimsenin görmediğinden emin oldukları bir anda biri diğerine sessiz bir öpücük gönderiyor veya bir bahaneyle yanından geçerken omzuna dokunuyor, iş çıkışı ayrı yollardan artık birlikte yaşadıkları eve gidiyor ve içeri girer girmez günün özlemini dakikalarca öpüşerek, sarılarak giderdikten sonra, kahkahalar içinde toplantıdakilere, iş yerlerindekilere fark ettirmeden birbirleri için özel olduklarını bir diğerine nasıl hissettirdiklerini konuşuyorlardı.

Aynı oyunu oynamaktan bıkmayan iki çocuk gibiydiler, başlangıçta konuştukları ne olursa olsun, dönüp dolaşıp birbirlerini çok sevdiklerini söylemelerinde, neden daha önce karşılaşmadıklarını sormalarında sonlanıyordu. Birbirlerine geçmişlerini anlatırken, beyinleri konuyu tesadüflerin insan yaşamındaki yerine, yolları yıllar önce kesişebilecekken (ayrı fakültelerde okumuşlardı ama ortak arkadaşları vardı, ayrı semtlerde oturmuşlardı ama yazları aynı yöreye tatile gitmişlerdi, aynı filmlerden, kitaplardan benzer şekilde etkilenmişlerdi), o güne dek nasıl olup da tanışmadıklarına getiriyordu. İkisi de farkında değildi ama, yanıtı asla verilemeyecek olan nasıl ve neden daha daha önce karşılaşmadık sorusu oynadıkları sevgililik, aşkdaşlık oyununun bir parçasıydı. Beraberliklerinin, birbirlerinin varlıklarından haberdar olmadıkları, değiştirilemeyecek bir geçmişte başlamış olması gerektiğini söyleyerek ilkgençlikde duyulan ve aşk diye yorumlanan duygunun heyecanını ilişkilerine katmaya çalışırken, bir yandan da başlangıçtan beri berabermiş gibi davranarak, birbirleri için yaratılmış olduklarını, sevgiliden de öte ruh dostu olduklarını kendilerine kabul ettirmeye çalışmaktı yaptıkları.

İkisi de oynadıkları oyunun da, gereksizliğinin de farkındaydılar. Kadının beyni erkeğin varlığında bedeninin her yönden tatmin olacağı, kalbindeki tüm duyguların karşılık bulacağı birini bulduğunu;. erkeğin beyniyse yıllardır yaşadığı kaçma isteğinin kadınla birlikte ortadan kalkacağını, bundan sonra sadece kadınla ve kadının içinde kaybolacağını biliyordu. Birbirlerinde hem sığınabilecekleri güvenli bir liman, hem de birlikte olduklarında en fırtınalı denize açılmaktan korkmayacakları yaşam sevinci bulmuşlardı ve beyinleri ve bedenleri bunun o farkındaydı ki, kalpleri beraberken birbirlerine, yalnızken, sanki unutacaklarmış gibi kendilerine hep aynı şeyi söyletiyordu: “Seni seviyorum, Onu seviyorum, Seni çok seviyorum, Onu çok seviyorum.” Sevgilerini o kadar çok söylediler, sevgilerini birbirlerine o kadar çok yaşattılar ki, gün geldi, sevgi sözcüğünün hissettiklerini anlatmakta yetersiz kaldığını düşünmeye başladılar. Yaşadıkları sevgiden, aşkdan da öte bir şeydi, kadın hissettiklerimizi kelimelerle ifade etmeye çalışmamıza gerek yok diyordu; erkek, “Biliyorum,” diye yanıt veriyordu. “Biliyorum, çünkü bana sunduğun, bana yaşattığın sevgiyi görebiliyorum.”

Dünya yüzünde kaç milyon insan varsa, o kadar tanımı olan sevgiyi görebilmek... Sadece bir kelimeden ibaret olan bir kavramı gözlerle seçebilmek... Elle tutabilmek... Aşk’ın şekillenmesi... Öylesine cisim alması ki, tüm dünyaya, “İşte! Bizim sevgimiz, aşkımız bu!” diye övünçle


gösterebilmek.
İçinden taşan sevginin çokluğunda, aşkı görebilmek için çabalıyordu erkeğin beyni; kadının kelimelere gerek yok, hissettiklerimiz yeterli demesini anlamakta güçlük çekiyordu. Kalp ve bedenin haklı olduğunu kabullenmesi içinse seneler geçmesi gerekti.

Romantizmin diliyle yazmak istedim sana; ama Türkçe de, İtalyanca da Fransızca da sevgi kelimelerini söylemede usta olan diller; hangisini kullanacağıma karar veremedim.

Sonra aşk kelimelerini kullanmak geldi aklıma, bunun için de hangi dili kullanacağımı bilemedim.

Bir çok lisanı birden kullanayım dedim, okumaktan sıkılacağını düşündüm.

Her dilde, “Seni seviyorum,” kelimelerini yazayım diye düşündüm, çok klasik olacağına karar verdim.

Dağları delen, dereleri aşan sevgiden bahsetmek de hep yapay gelmiştir bana, hangi dilde olursa olsun.

Ölene dek sevme sözü ise yalanların en büyüğü kanımca. Onu yerine, “Hergün yeniden seviyorum,” demek istemişimdir hep.

Bir başka büyük yalan da, “Seni her gün düşünüyorum, aklımdan hiç çıkmıyorsun,” sözü. Gerçek aşık düşünmez, bir anda beyninin kendisinden bağımsız olarak sevgiliyi düşündüğünü algılar.

“O kadar seviyorum ki, deliler gibi kıskanıyorum,” ise saçmalığın dik alası. Tam tersi, hiç kıskanmayacak kadar seviyorum, denilmeli.

Ama sonunda ne denirse densin (veya denmesin) hepsi birer kelime, ya daha önceden kullanıldılar, ya da birileri ileride kullanılacak. Ve her kelime gibi kullanıldıkları anda eskiyecekler.

Bu nedenle kelimeler üstü seviyorum seni, sevdiğini söyleme gereği duymayan bir dilsiz, sevildiğine inanmak için görme gereği duymayan bir kör gibi.

IV

“Hâlâ isimsiz miyiz?” diye sordu erkek.
“İsimsizliğin altını birlikte dolduracaktık,” diye yanıtladı kadın.
“İsimsizlik, sonsuzluk gibi. Tamam, artık daha fazla şey sığdıramam dediğimde, sevgin yeni bir şey katıyor içine.”
“İkimizin sevgisi, yaşadıklarımız dolduruyor o sonsuzu. Hergün bir öncekinden daha fazla yer açılıyor o sonsuzda, ve her gün bir öncekinden daha kolay dolduruyoruz onu. Her sabah uyandığımda seni yeniden sevecek, önceden fark etmediğim bir neden buluyorum. Kimi zaman bakışların dolduruyor isimsizliği, kimi zaman dokunuşun. Bazen sessizliğin... Muzipliğin... Çocuksuluğun... Gülerken dudaklarının yana kaykılması... Uyurken mırıl mırıl sesler çıkartman...”

Erkek sessiz kaldı. Beyni, bedeni, kalbi, teni isimsizliği o kadar uzun zaman önce tanımlamışlardı ki...

İsimsizliğin ardına sığdırdıım öğelerden biri paylaşma. Kutsal olduğuna inandığım insan bedenini – kendi bedenimi- ona aynı şekilde değer verdiğini bildiğim biriyle paylaşabilecek kadar gevşek olma. Bunu yaparken, o bedene kimi zaman kutsallığına saygı duyacak kadar yumuşak, bir bebeği okşarcasına dokunma; kimi zamansa elde edilmek için savaş verilen hazineymişçesine hoyrat davranma. O bedenden daha önceden varlığını bilmediği sesleri çıkartmaya çalışma, o bedene o güne dek yapabileceğinin farkında olmadığı hareketleri yaptırma. Her iki bedenin de kendisini aynı anda hem dünyalara hükmedecek bir dev, hem de üzerine basıldığında izi bile kalmayacak bir nokta olarak görmelerini sağlama. Bedenin nefessizken soluyabileceğini, en derin solukta bile nefessiz kalacağını hissetme. Beynin, bedenin kontrolüne girmesini kabullenme, buna direnmeme, gevşemenin kasılmayla, kasılmanın gevşemeyle olabileceğini, aslında her ikisinin de aynı şey olduğunu ayrımsama. Ve de tüm bunları iki bedenin birbirlerini paylaşarak yapmaları.

Bir başka öğe düşünme. Kimi zaman bilerek, isteyerek; kimi zamanda hiç farkında olmadan düşünme. Farkından olmadan düşünüldüğünde, düşünme eylemenin fark edilmesiyle birlikte, beynimin seni düşünüyor olmasından memnun olma ve yüzüme kendiliğinde yayılan bir gülümseme. Seni düşünme eyleminin benim için doğal bir şey olması ve bundan memnun olduğumu hissetmem. Bunun bana enerji verdiğini duyumsamam.

Tezat gibi olacak, diğer bir öğe düşünmeme. Gerçek koşulları unutabilme, sadece yaşanan zaman dilimini olabildiğince yaşamaya çalışma. Kimi zaman iki yolcuya benzetiyorum bizi. Birbirimizin yükü değiliz; birbirimize yönelik bir bavul taşımadan seyahat ediyoruz, bavulsuz olarak odaya giriyoruz, çıktığımızda da götürecek bavulumuz yok; o odada geçen zaman diliminden bizde kalan tek şey ortak yaratılan bir keyif, paylaşım.

Birine ait olduğunu, birinin sana ait olduğunu hissetme ama aynı zamanda birbirimizin sahibi olmadığımızı bilme. Bu aidiyetin mutluluk vermesi. Biri, “Nasılsın?” diye sorduğunda, “İyiyim,” yanıtını verirken, içinden, “İyiyim, çünkü onu seviyorum. O da beni seviyor,” diye düşünme.
Gün boyu gece sevişeceğimizi düşleme, sana dokunmayı, seni soymayı, öpmeyi özleme. Sonra eve geldiğimde gözlerindeki yorgunluğu görüp huzurlu uyuman için elimden geleni yapma. Bunu yaparken de tenini özlemenin bile ne kadar güzel olduğunu duyumsama.

V

Ve erkek bir gün bulabidiği en güzel yüzüğü aldı kadına. Bunu alırken kalbinde hissettiklerinin, kadınla yaptığı konuşmaların, beyninin kendisine söylediklerinin çelişkisi içinde olduğunun, yüzüğü verdiği an isimsizlikten isimlilik konuma geçileceğinin, kadının bunu nasıl karşılayacağını bilmediğinin farkındaydı. Ama oyun arkadaşını seven ancak sürekli aynı oyunu oynamaktan sıkılan çocuk yönü, “Yeni bir oyun olacak bu, daha eğleneceksin, daha hissedeceksin,” diyerek, yaşadıklarının güzelliğini her an hisseden beyniyle yaptığı savaşı kazanmıştı.

Erkeğin içindeki çocuk, yüzüğü vermek için kendince olabilecek en romantik ortamı hazırladı. Geçmişten bir şarkı parçası buldu, yaşlandığımda, saçlarım döküldüğünde beni sevmeye devam edecek misin? diye soruyordu şarkıdaki sözler, ve devam ediyordu, hemen yanıt verme, hatta hiçbir şey söylemesen de olur. Bu sözlerden kadının yüzüğü, aralarında aşkdan da öte bir duygunun, tutku olduğunun anmalığı olarak görebileceğini umuyordu.

Bedeni, kadınla yaşadığının basit bir sevi olayından öte, bit tutku, bir şehvet ilişkisi olduğuna beyninden önce karar vermişti. “Teninle arzuluyorum seni. yanımda yokken bile teninin kokusunu duyuyorum; olur olmaz zamanlarda gülen dudakların, ruhumu gördüğüne inandığım gözlerin, önüne düşen saçların beliriyor karşımda. O kadar gerçek oluyor ki görüntün, sanki elimi uzatsam parmaklarım saçlarında gezinebilecekler, sonra bedenim senin bedeninde kaybolacak ve sonra tek bir ruh olarak birlikte cisimleneceğiz. Gün boyu akşam seninle yaşayacağımız cinselliği düşlüyorum, birlikte çıkacağımız dünya ötesi yolculuğu,birbirimze teslim olacağımızı... Sonra yattığımızda parmaklarımı senin üzerinde gezdirmek, bacaklarında, göğüslerinde, yanaklarında, alnında dolaştırmak, ikimizin hem bir bütün, hem de birbirimizin ayrılmaz parçası olduğumuzu hissetmek en yoğun sevişmeden daha tatmin edici geliyor bana.... Seninle uyanmak, sessizken, konuşmadığın anlarda da seni duyabilmek, senle geçen zamanın sayılamayacak kadar çok kum tanelerine dönüşmesi, o kum tanelerinden içinde sadece ikimizin olduğu, Arslan Yürekli Richard’ın da, Samuray’ların da zapt edemeyeceği, yıkamayacağı kale yapmak, o kaleyi Everest’in tepesine taşımak ve orada, dünyaya tepeden bakarken, birbirmizin, sevgimizin, tutkumuzun sıcaklığında ısınmak... Bunları yapabileceğimi hissettiriyorsun bana, ve senle olan yaşam için aklıma üç kelime geliyor: Tanrısallığa tanık olmak... ”

Çocuk, yaramazlık yaptığının, oyunun kurallarını bozduğunun farkındaydı. Kadının yüzüğü kabul etmesi yeterliydi onun için, sonrasında üzerinde konuşmasalar da olurdu. Tek isteği kadının ondan bir parça taşımasıydı. Almadan önce kuyumcuda onlarca kez eline alıp incelediğinde, aldıktan sonra yastığın üzerine bırakmaktan, mum ışığında yenen bir yemek esnasında vermeye kadar bir sürü senaryoyu düşündüğünde, beyni zaman zaman kararının gereksizliğini kendisine anlatmaya çalışmış olsa da vitrinde gördüğü kurşun askeri inatla isteyen bir çocuğun direnciyle karşılaşmıştı. Aslında erkeğin beyni, “Büyümeye çalışıyorsun, ama buna gerek yok. Sen oyununu oyna, ben büyüklerin yapacağı işleri yaparım,” diyordu. Beynin söylemediğiyse, ilişkilerde iki tarafın da birlikte büyümesi gerektiği, büyüme birlikte olmadığında ilişkinin sonlanmasının kaçınılmaz olduğuydu.

Erkek yüzüğü bir kutunun içine koyup müzik setinin üzerine bıraktı. Kutunun yanında bir zarf vardı, üzerinde, “Kutuyu şarkıyı dinlerken aç,” yazıyordu. Zarfın içindeki not ise oldukça kısaydı.

“Hayat aşkla, sevgiyle yaşanan tutku serüvenlerinden oluştuğu sürece dolu dolu yaşanabilir ancak.”


Kadının yüzüğü bulduğunda yalnız olmasını istiyordu. Evden çıktı, bir bara gitti. Pipo içen, top sakallı, hiç tanımadığı bir adamın masasına oturdu. “Anlatacağım o kadar çok şey var ki,” dedi...

İki saat sonra eve döndüğünde...

VI

Başlangıçta ölüm vardı. Her şey karanlıktı ve zaman yoktu ve bahçe yoktu ve iki çocuk boz renkli toprakta birer toz tanesiydiler ve böyle olduklarından haberleri yoktu ve sonra bir çukur oluştu ve o çukurun için suyla doldu ve sonra ağaçlar çıktı ortaya ve o ağaçların üzeri meyvelerle doldu ve sonra suyun içinde ve karada hayvanlar belirdi ve sonra toz tanelerine nefes verildi ve çocuklar çıktı ortaya ve yüzmeye başladılar ve ağaçlardaki meyveleri yemeye ve sudan içmeye ve hayvanların sütünü içmeye ve etlerini yemeğe ve çocuklar büyüdüler ve cinselliği keşfettiler ve kendilerinin çocukları oldu ve eğleniyorlardı ve gamsızdılar ve hep böyle olacak zannediyorlardı ki...

Çocuklarından biri diğerini öldürdü.

Cinsellik insanlığın en büyük keşfiyse, ölüm de keşfetmediği, ama geliştirilmesine en çok katkıda bulunduğu buluştur. Ölen yakınının geri gelemeyeceğini anladığı andan itibaren ona ağıtlar yakmaya başlamış, ağlamış üzülümüştür insanoğlu, ama bu onu, ölümü intikam, yok etme hatta kimi zaman içinden çıkılmaz durumlarda kendi için kullanma gerçeğini görmekten alıkoymamıştır. Taş, sopa, balta, ip, ok, tabanca, tüfek, top ile başlayan öldürme sanatı, bir kişiyi öldürmek tatmin etmez hâle geldiğinde kitleleri yok etmek için geliştirilen silahların bulunmasına yol açmıştır.

Ama insanoğlu ölmek için mutlaka kalbin durması, nefes alınmaması gerekmediğini, en acı ölümün yaşarken ölmek, yaşamak zorunda olmaya rağmen kendini ölü hissetmek olduğunu yeni yeni kavramaktadır.

Erkek eve dönüp kapıyı açtığı an, kadının gittiğini anladı. Katı bir yokluktu kadının geride bıraktığı. Sadece gitmekle kalmamış, sanki kokusunu, büyüsünü de götürmüştü giderken ve adam bir gün öncesine dek uzaktayken de onu soluyabiliyorken, şimdi görüntüsünü gözlerinin önünde canlandıramıyordu bile. Sanki ilk defa geldiği bir evdeydi ve önceden kadınla gelmediği, orayı kadınla birlikte yaşamadığı için yabancılığını atamıyordu üzerinden. Bildiği duvarlara, salondaki kanepeye, koltuklara, yatak odasına tanımadık gözlerle baktı. Zorla götürüldüğü, ondan başka kimsenin gitmediği, sergilenenlerin bakmaya değmez olduğu bir müzedeymiş gibi hissetti kendini. Evdeki her şey üstüne gelmeye başladı. “Boğuluyorum,” dedi kendine, “bu solukluk, karaktersiz eşyalar, renksizlik nefes almamı engelliyor.” Başı dönmeye başladı, en yakınındaki koltuğa oturdu. “Uyuyabilsem ne iyi olur,” diye düşündü. Bunu düşündüren beyniydi; farkında değildi ama kalbi eve girdiği an çarpmayı bırakmıştı, bedeni sadece bir ağırlıktı; en yakınındaki koltuğa attı kendini. Az sonra mutlak karanlıkta bir uykuya dalmıştı.

Çağlayanların üzerinden atladı uykusunda. Adı bilinmeyen ülkelere gitti. Gizli, kimsenin bilmediği dehlizlere girdi. Labirentlerde dolaştı. Arslanlarla savaştı çöllerde. Sessizliğin yankısını dinledi. Çığlıklar attı kimsenin duymadığı. Sevgiler yaşadı, adını koyamadığı.

Kadın, yüzüğü gördüğünde beyniyle, kalbiyle, bedeniyle sessizliğe gömülmüştü. Oynamaktan hoşlandığı oyunda yeni kurallara uyum sağlayıp sağlamayacağını bilemiyordu. Şarkıyı dinlerken, erkeğin yazdıklarını okudu. Yüzüğü parmağına taktı, elini ileri uzattı, bir süre baktı. Sonra çıkarttı. İlk korkuyu da o an yaşadı, sanki yüzük yıllardır parmağındaydı ve şimdi, çıkarttığı an, elinde bir hafiflik, bir boşluk olmuştu. “Bu kadar kolay mı?” diye sordu kendine, “değişim saniyeden de kısa süren bir zamana mı bağlı?” Yüzüğün yuvarlaklığında, üzerindeki parlayan taşta erkeğin sevgisini, sevgisini sunuşunu, yumuşaklığını, sertliğini, tutkusunu, hatlarını, gülüşünü, gözlerini gördü. Korkusu arttı. Yardımcı olması, yol göstermesi için odada erkeği aradı gözleri. Uzun süredir ilk defa bir başına karar verme durumundaydı. Gözlerindeki yaşları hissettiğinde, “Seni, varlığına ağlayacak kadar seviyorum,” diye haykırdı boşluğa, içindeki fırtınayı erkeğe duvarların anlatacağını umarak. Çantasını aldı, kapıyı olabildiğince sessizce kapatarak evden çıktı. Kapının kapandığı an kalbinin de durduğunu çok sonra fark edecekti.

VII

İkisi de çocuktular, yaramazdılar, oyunbazdılar. Değişik yerlerden geldiler, bir noktada birbirlerini keşfettiler, oyunu bir süre birlikte sürdürdüler ve bitirmeden ayrıldılar. Büyümeleri farklı oldu. Değişik hayatlar yaşadılar. Deneyimleri farklıydı. Yaşananlar farklıydı. Ama ortak bir yönleri de vardı: birbirlerini ve oyunu birlikte oynamanın güzelliğini unutmamaları.

Bir koku hatırlattı oyunu onlara, nasıl olduğunu anlamadan bir melodi birbirlerini düşündürmeye başladı. Kimi zaman bir başkasının yansımasında birbirlerini gördüklerini sandılar. Uyandıktan sonra gerçek miydi diye düşündükleri rüyalarda gördüler birbirlerini. Bazen birbirlerinin varlıklarını o kadar yakında hissettiler ki, ellerinde olmadan arkalarına baktılar, sanki görebilecekmiş gibi. Var olmadıkları ama birbirlerini hissettikleri seneler geçti. Seneler boyunca beklenmedik bir anda beklenmedik bir yerde karşılaştıklarında neler söyleyeceklerini, karşılaştıkları saate, mekâna göre hayallerinde sayısız değişik senaryolarla yaşadılar. Ama, günün birinde kapısını çaldığında, erkeğin söylediği, en çılgın düşüncelerinde bile kadının aklına gelmemişti.

“Bir yerden tanışıyor muyuz?”