6 Aralık 2009 Pazar




her yolculuk bir sonun başlangıcıdır aslında
her adım daha da yaklaştırır o sona

her şehre en uzak olunan zaman
o şehrin sisine dokunabilecek kadar yakın olunduğundadır

karnınızda kramp
iki büklüm olmuşken,
acının dağladığı yüreğe ulaşamadığınızda
yolun kenarındaki çiçeği gözyaşları suladığında
sadece yapraklar duyar
sisler içindeki çığlığı

renksizliğin sesini
gözler bile konuşamadığında
sessizliği seslendirdiğine binler, onbinler
mutlaklığın huzuruna boyun eğmek
varılamasa bile
uzanmak yol kenarına
görünmezlik yorganının altında
şehrin sisinde kaybolmayı kabullenmek...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Ğ' YE


I


Kapalı panjurların ardında, dışarıdaki güneşin kavurucu sıcaklık yaydığını bildikleri tembel bir öğle sonrasında yatakta soluk soluğa yan yana uzanmışken, az önce yaşadıkları, ne olduğunu kelimelendiremedikleri yolculuğun gerçek olduğunu kendilerine kanıtlamak istermiş gibi, parmakları yaşadıklarının şiddetine, heyecanına, sesine tezat bir şekilde ağır hareketlerle birbirlerinin bedeninde geziniyordu.

“Çok önceleri olmalıydı bu,” dedi kadın. “Çok önceleri beraber olmalı ve birlikte büyümeliydik.”

Erkek yanıt vermedi, söylenenleri duymuş ama anlamamış gibiydi. Hâlâ yaşamakta olduğu boşlukta birlikte ve büyümek kelimeleri birer titreşim olmayı bırakıp, sanki bizi tanı ve aralardaki boşluğu doldur dercesine gözlerinin önünde cisimlendiler ve ona bakmaya başladılar. Adam karşısındaki kelimelere, “Ama zaten tanıyordum,” dedi. “Veya tanımayı düşlemiştim. Hayal etmiştim. Sonra o hayalden korkmuştum. Kaçmıştım.”

Hayallerinde yaşanmamış bir gece vardı – yaşanmamış ve bir daha yaşanmayacak, ama bir kez yaşanmış olması bile, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, yaşandığı anki dinginliği sürdürecek bir gece - bir zaman dilimi, kendi yaşamından sadece kendisi için çaldığı bir zaman parçası. Öyle bir zaman dilimi olacak, öylesine dolu bir anıya dönüşecekti ki yaşadıkları; duyguları içinden taşacak, biriyle paylaşmak isteyecek ama sadece kendisine ait olan bir şeyi büyük bir kıskançlıkla yine kendisine saklayacaktı. O kadar ki, hissettiklerini, yaşadıklarını nerede olduğunu sadece kendisinin bildiği, sadece kendisinin yazdığı, sadece kendisinin okuduğu deftere bile yazmayacaktı. Bir sürü kelime kullanabilirdi yaşadıkları, yaşamayı hayal ettikleri, hayalinde yaşadıkları için ama kelimeler üstüydü düşledikleri. Siyah bir kalemin değişik bilek ve parmak hareketleriyle oluşturduğu adına kelime denilen şekiller yetersiz kalırdı içindekileri dışa dökmek için. Yıllar sonra, çocuğunun, belki de hiç göremeyeceği torununun defteri bulduğunu ve okuduğunu düşledi. Veya belki de ölümünden sonra diğer eşyalarıyla birlikte atılacaktı defter, bir şekilde birinin eline düşecekti. Okuyan kişi –çocuğu, torunu, başkası- her kimse, “Eee, yani,” diyecekti, “anlamı ne bu yazılanların?” Onca duygunun, olayın, hissedilenin, çalkantıların, acının bir başkasında hiçbir duyguya yol açmaması yaşananlara saygısızlık olur, diye düşündü. “En güzel anı, insanın kendisiyle bile paylaşmaktan çekindiği, kendisinden bile kıskandığı anıdır,” dedi kendine. Yazmayacaktı bu anısını. Beyninin bir yerlerinde, sadece istediği zaman anımsayacağı bir yerde saklayacak, her anımsadığında da yüzüne yayılan gizemli gülümsemenin ne anlama geldiğini soranlara muzip muzip bakacaktı.

Oradaydı, bir kol mesafesinden daha yakında duruyordu. Elini tutması için koluna hafifçe uzatması yeterliydi, yanağına bile dokunabilirdi isterse; veya konuşmanın bir yerinde punduna getirip masanın üzerine duran elinin üzerine elini bile koyabilirdi; doğal da olurdu bu, bir kahkahanın, destek istenen bir cümlenin paylaşılması için yapılmış bir hareket, ama derinlerde bir yerde daha farklı bir anlamı olduğu bilinen bir temas anı... Elin o zamana kadar olandan farklı bir baskıyla tutulması... Temas anının her zamankinden bir an uzun olması... O anlık uzunluğun fark edilmesi, hafif gerginleşme... Ve elin bırakılması... Sonrasında?.. Bir sessizlik süreci yaşanırdı, sıkıntılı ama insanı basmayan bir sessizlik ve hemen akabinde o temas anını gerektiren konudan tamamen farklı bir konunun açılması takip ederdi, kısa cümleli konuşmalar, sessizliği yok etmek için gösterilen çaba...

Derken müzik girerdi devreye. Eşlik edilen şarkılar, tempo tutulan ritimler, şarkıların hatırlattığı anıların anlatılması, o anılardan çıkan sorular, verilen yanıtlara yapılan yorumlar, orada olmayan kişilerle dalga geçmeler, gülmeler, tokuşturulan kadehler, diğer masalarda oturanlarla ilgili yorumlar yapılması, sigara yakmak içilen verilen aralar, duman hakkında konuşulması, çıkan dumanın masanın üzerinde dağılmasının seyredilmesi, zaman zaman bireysel anılara dalarak düşüncelere dalınması, uzaklaşma, hemen ardından yine yaşanan ana dönme, seslerin yükselmesi, uğultuların artması, kahkahaların gürleşmesi, az önce sessizliğe neden olan anlık el temeslarının bilerek yapılması, temas sürelerinin uzaması, birbirlerine geçen parmaklar ve nihayet gözlerin gecenin başından beri ilk kez anlamlı olarak birbirlerine bakması...

O an diğer tüm masalardan gelen uğultular kesilirdi, sesler, kahkahalar havada asılı kalırdı. Sadece müziğin sesi olurdu duyulan. Bir keman yayının güzelliği duyulurdu veya bir gitar telinin çınlaması, veya flameko dansçısının hüzünlü sesi... Dans başlardı. Dönmeler, figürler, uzaklaşmalar, yakınlaşmalar, iki vücudun birbirine yapışması, hemen sonrasında ayrılıp birbirini arayan bulutla yağmur damlası gibi yeniden buluşmaları, iki vücudun bütünleşmesi, tek bir bedenmiş gibi soluması, kişinin kendini dünyanın merkezinde hissetmesi, her şeyi yapabileceğini algılaması, başların birbirine değmesi, başın omuza yaslanması, kişinin binbir fırtına sonrasında güvenli bir limana sığınmış gemi gibi kendini karşındakinin kollarına bırakması, eridiğini hissetmesi; eridiğini ve yok olduğunu, bir noktaya dönüştüğünü, ama istediği an bir dev olabileceğini duyumsaması, bunu yaparken de yalnız olmadığını algılaması, müziğin çıldırması, doruğa doğru tırmanma, yerin ayakların altından kayması, bedenin yerçekimine karşı geldiğinin hissedilmesi, boşluğun ve doluluğun aynı anda yaşanması ve son bir çılgın notada, müzik, insanlar, evren çılgın bir hal almışken kondurulan bir buse...

Gece, başladığı sessizlikle biterdi. Buradan nereye gidelim? sorusunun yanıtı olmazdı. Dumanlar gibi havada asılı kalırdı soru. Hatta yanıt verilemeyeceğini bildiklerinden bu soruyu sormazlardı bile. Bedenler ayrı yerlerine giderlerken, ruhlar danslarını sürdürmek için birlikte ayrılırlardı oradan.

Oradaydı, bir kol mesafesinden daha yakında duruyordu, ama o kadar uzaktaytı ki...

“Belki de en güzel anı henüz yaşanmamış olan anıdır,” dedi kendine. Ayak seslerinin bile yankılanmadığı bir caddede yalnız başına yürümeye devam etti.

Kaçmıştı, yaşanmamışları hayalinde yaşanmışlardan daha kalıcı anılara dönüştüreceğini umarak. Masasının üzerine içinde resminin olduğunu hayal ettiği boş bir çerçeve koymuş, tanıştıkları günün onun doğum günü olduğuna karar vermiş ve her sene o gün çerçeveyi bir gülle süslemişti. Geceleri, hayallerinde, onunla kimi zaman olabildiğince yumuşak, kimi zaman hoyratça sevişiyor, sonra onun teninin sıcaklığında kendini uykuya bırakıyordu. Sabahları uykuyla uyanıklık arasındaki belirlenemez zamanda, aklına ilk gelenin o olmadığını algıladığında kendine kızıyor, onu düşünerek uyanabilmek için yeniden uyumaya çalışıyordu. Yazılar yazıyor, hayalinde yazdıklarını ona okuyor, yayınlanan eserlerini onun okuduğunu umuyor, gittiği bir filmden, okuduğu bir kitaptan sonra karşısındaymış gibi onunla konuşuyordu.
Onun olmadığı ama onu hissederek yaşadığı dokuz sene geçirdi ve dokuz sene boyunca onunla beklenmedik bir anda beklenmedik bir yerde karşılaştığında ne söyleyeceğini, karşılaştığı saate, mekâna göre hayallerinde değişik senaryolarla o kadar çok yaşadı ki, günlerden bir gün hayal etmediği tek yerde (kapı çalınmış, açtığında karşısında onu görmüştü), şaşkınlığını atlattıktan sonra aklına gelen ilk cümleyi söyleyebildi: “Bir yerden tanışıyor muyuz?”

Kadın hiçbir şey söylemeden içeri girip adama sarılmıştı.

II

Bir süre öncesine dek birbirlerine yabancı olan iki bedenin farkında bile olmadan önce gözleri karşılaşmış, sonra el sıkışmışlar; başlarda çekingen, sonra gittikçe rahatlayan, birbirlerini rahatlatan sözler söylemişlerdi. Çevredeki diğer bedenlerin tepki göstermediği bir anlatıya birlikte güldüklerinde, ikisi de şaşırmışlar, gözler ellerinde olmadan bir kez daha kesiştiğinde aralarında özel bir ilişki olabileceğini hiç bir kelime sarf etmeden kabullenmişler, o an itibariyle de beyinleri oldukları mekândan, toplantıdan, toplantının konusundan uzaklaşmış, konumları gereği birbirlerine “siz” diye hitap ederken bunu nasıl birinci tekil şahısa dönüştürebileceklerini düşünmeye başlamıştı.

Birbirlerinden habersiz bir şekilde, ikisi de kendilerine “nasıl”la (nasıl telefon numarasını alablirim? Nasıl daha yakın olabilirim? Toplantı sonrası kalmasını nasıl sağlayabilirim? İş çıkışı kahve içmeye nasıl davet edebilirim?) başlayan bir dizi sorarken, parmaklarındaki kalem önlerindeki kağıtlara onlardan bağımsızmış gibi şekiller çizerken (erkek daire çiziyor, sonra o daireden çizgiler çıkartıyor, her çizginin ucuna bir başka daire çiziyor, sonra yeniden çizgiler çıkartarak, ne olacağını bilmediği ama sonunda anlamlı olacağını umduğu bir çizgiler demeti yaratmata çalışıyordu; kadınsa kağıdını değişik boylarda yıldızlarla doldurma çabasındaydı), kulakları başkanın isimlerini söylediğini duydu. Birlikte çalışarak iki hafta sonrasına rapor hazırlamaları gerekiyordu. Bu duydukları anda ikisi de kalakaldılar.

Bilmiyorlardı ama, beyinleri “nasıl” sorusuyla oyalanmaktan memnundu. Yanıt bulunana dek erkek kadını, kadın erkeği düşünecek, senaryolar yazılacak, belki bir sırdaşla konuşulacak, karşılaşmak için bahaneler yaratılmaya çalışılacak, yapılan her plan hemen akabinde hatalı bir yönü görülerek bozulacak, görüşüldüğünde neler konuşulabileceği düşünülecek, tekdüze yaşam koşuşturması içinde yaşanacak olan düşünsel heyecan belki de yaşamlarının yegâne heyecanı olacaktı. Ama şimdi, birlikte çalışmaları, yani hemen her gün görüşmeleri gerektiği ortaya çıkınca, “nasıl” sorusu bir anda, “ne olacak”a dönüşmek zorundaydı; bunun için bedenleri fark etmese de beyinleri farklı boyutta düşünmek zorundaydı.

Ve tabii ki düşündüler. İkinci görüşmelerinin sonunda erkek rapor üzerinde gece de çalışacağını, arada sorması gereken bir şey olduğunda haberleşebilmeleri için kadının telefon numarasını almasında bir sakınca olup olmadığını sordu. Kadın üzerinde çalıştıkları konunun, “Dört metre boyundaki bir duvarın önüne konması gereken masanın duvardan ne kadar uzakta olması gerekiyor,” gibilerinden, basit, üzerinde fazladan bir çalışma gerektirmeyen bir konu olduğunu bilmesine rağmen, telefon numarasını vermekle kalmadı, “İstediğiniz saatte arayabilirsiniz, nasıl olsa yalnızım, erken de yatmıyorum,” da dedi.
Parmaklar bir takım rakamların yazılı olduğu kağıdı gömleğin üst cebine yerleştirirken, beyin de kadının söylediklerinin sentezini yapmış, gereken mesajları almıştı bile: yalnız (aramamda sakınca yok), istenilen saatte aranabilme (aramamı istiyor)...

Birbirlerine hitap ederken ikici çoğul şahıstan birinci tekil şahısa dönüşüm de erkeğin gecenin çok geç olmayan bir saatinde aramasından, raporla ilgili fındık kabuğunu doldurmayacak bir şey söyledikten, birlikte çalıştıkları diğer kişiler hakkında konuşmaya başladıktan, onlarla ilgili, bir diğerinin bilmedikleri komik olayları anlatıp belli ölçüde gevşedikten sonra olmuştu. “Ne dersin, bu hafta sonu bir yere yemeğe gidelim mi?” diye sormuştu erkek, ve kadının hemen evet demesi üzerine, sen kelimesi kullanılmadan aradaki resmiyet kalktığı ve birbirlerine ikinci tekil şahıs olarak konuşma başladığı için (Ne dersin?) beyin kendini tebrik etmişti.

Gözlerin karşılaşmasından beri iki beden de, beyinleri, kalpleri, dudakları, tenleri, her yönleriyle yakınlaşmaya o kadar hazırdılar ki, hafta sonu yemeğinden önce rapor için bir kez daha buluştuklarında yanakdan öpüşürken dudakların dış kısımlarının hafif bir buse verirmiş gibi temas etmesini hiç yadırgamadılar; yemekte konuşmanın hiç kesilmemesi, kelimelerin havada asılı kaldığı aşılması güç sessizlikler yaşamamaları, restorandan çıktıklarında el ele tutuşmaları ikisine de hiç şaşırtıcı gelmedi. Birbirlerini yeni tanımaya başlayan kadın ve erkek değildiler de, sanki yıllardır beraber olan bir çifttiler; belki de bu nedenle yemek sonrasında erkek kahve içmek için evine davet ettiğinde kadın bunu gayet normal karşıladı. Mutfakta kahve hazırlarken, kadının yanına gelmesini, az önce salonda kitaplıktaki kitaplar ve raflara gelişigüzel yerleştirilmiş resimlerle ilgili sorular sormasını da (O resimde yanında duran kadın kim)? erkek özel yaşamanın soruşturulmasından çok, kendisini yakından tanımak isteyen birinin soruları olarak algıladı.

Karşılıklı koltuklarda oturup kahveler içildikten, bir dergideki yazıları birlikte okuma bahanesiyle kanapeye yan yana oturduktan, ilk dergiden sonra ikinci ve üçüncü dergilere de bakıldıktan, dakikalar ilerledikten, iki bedenin birbirlerini tanıtmak için bir gecede anlatabilecekleri tüm şeyler tükendikten sonra, sessizlik sürelerinin uzamasından korkan beyinlerin karşısındakinin ilgisini kaybetmemesi için geçmişin en unutulmuş yerlerinde kalan konuları aramaya başladığı, aşktan, sevgiden, ilişkilerden bahsedilmediği bir anda erkeğin kendisini öpmesi kadına ne kadar garip gelmediyse, sonrasında sevişmeleri de ikisi için dünyanın en doğal olayı gibiydi.

Salonda kanapenin üzerinde yastıklar yere atılarak başlayan, sonra yatak odasında devam eden sevişmede, kadın da erkek de hayvani duyguların yerlerini ne zaman dokunmanın güzelliğine, tensel temasın yumuşaklığına bıraktığını, aslında yaptıklarının birbirlerini tanıma süresinin bir parçası, cinsel yönden de tanıma olduğunu hiçbir zaman bilmediler. Holden yansıyan ışığın loşluğunda, inlemeler, derin soluklar, bedenin yapabildiğini önceden bilmediği hareketler; yaşadıklarını ölümsüzleştirecek bir işaret, tenlerde bir anmalık bırakmak istercesine tırnakların sırta, kollara, bacaklara batırılması, nerede sonlanacağı bilinmeyen bir yolculuk son bir kasılmayla yerini bir şey söylendiği takdirde tılsımının kaçacağı bilinen bir sessizliğe bıraktığında, yan yana uzanmış, sadece parmaklar birbirlerine değiyorken, kadın hayatında ilk defa, sevişirken gözlerini kapatmadığını ve uzun zaman önce, insanın bunun sadece varlığını hissettiği biriyle beraber olduğunda yaptığını okuduğunu anımsadı. Erkeğin kendisindeki değişimi algılaması daha uzun sürdü: o da, hayatında ilk defa olarak, sevişme sonrasında yataktan kalkmak da istememişti, yanındakinin bir an önce gitmesini de...

Sabah uyandıklarında, keşfettikleri yeni oyunu oynamak için okula gitmeyen yaramaz ve muzır çocuklar gibi bir kez daha seviştiler; bu kez ruhlarını da katarak... Bir gece öncesinin aksine, bu kez sevişirken konuştular, birbirlerinin isimlerini söylediler, sonrasında birbirlerine dokunmayı sürdürdüler, sarıldılar, defalarca öpüştüler, biri yataktan kalkmak isteyince diğeri onu geri çekti ve ikisi de aynı anda bir gece öncesinde sevişene dek hiç durmadan konuşurken, gece başlayan sevişmelerinden beri iki üç kelimeden fazla etmediklerini algılayarak gülmeye başladılar. Kahkahalarında, yaptıkları yaramazlığı kimsenin yakalayamayacağını bilen çocuklarının mutluluğu vardı.

Yine salonda, bu kez ikisi de bornozlara sarılmış bir şekilde kahve içerlerken kadın geceden beri ilk ciddi soruyu sordu. “Daha önceleri neredeydin?”

Erkeğin dudakları yanıt vermek için açılıp kapanmadı, ama beyni düşünmeye başlamıştı bile. Gözleri kadının yosun yeşili gözlerine odaklanmıştı. Yanıt ise, sorunun sorulmasından, kadının beden olmaktan çıkıp can olduğunu, ruh dostu olduğunu algılamasından, bunu kendine kabul ettirmesinden yıllar sonra geldi.

Bazen gözlerinin ardını görmek istiyorum. O kadar zor ki... Çünkü gözlerine baktığım anda o yosun yeşillik beni derinine çekiyor ve hayatımın en güzel kayboluşunu yaşatıyor bana.

Kaybolmak, en sevdiğim şeylerden biridir (biliyor musun? diye sormayacağım, tabii ki bilmiyorsun). Gittiğim yabancı yerlerde bilhassa harita almam (olasılıkla harita okuyamadığım için), kendimi yollara bırakırım ve başladığım noktaya dönebilmek için de, yürürken belli noktalar belirlerim: köşede bilmem ne satan dükkan, başka bir sokağın girişindeki market, yol üzerinde vitrini renkli paket kağıtlarıyla dolu oyuncakçı, ve tabii kitapçılar, kafeler... Gördüğüm her kitabevine girerim, benim için kutsal bir yeri ziyaret etmek gibidir kitapçılar, ve her kitap evinden bir kitap veya dergi alır, çıkışımda da yoluma çıkan ilk kafeye girip, pipomu yakar ve kahvemi içerken aldığım dergiye bakmaya başlarım. Yıllardır yaşadığım törensel bir ayin bu, hemen hiç bir şeyin kalıcı olmadığı, kalıcı olmadığına kendimi inandırdığım (belki de kalıcı olmaması için elimden geleni yaptığım), dıştan çok zengin görünen, ama ne kadar küçük ve basit olduğunu sadece benim bildiğim dünyamda değişmeyen tek şey. Hangi ülkede, hangi kente olursam olayım kitapevi-dergi-kafe çizgisi değişmiyor.
Kafede oturduğum ve dergiye/kitaba göz attığım süre sonrasında aklımda kalacağına inandığım mağazalar, dönüşümü garantiye almak için bellediğim noktalar belleğimden silinmiş olur. Nasıl olmasınlar ki? Kafede oturup birşeyler içmek, pipomu yakmak beni zaten hayaller dünyasına götürür, bir de buna okuduklarım eklenince...

Sonra kalkıp yine yollara vururum kendimi, ama bu kez dükkan isimlerine, vitrinlerine falan dikkat etmem. İnsanlara bakmaya başlarım, onlarla ilgili hayaller kurarım: elele gördüğüm yaşlı çiftlere onları hiç yalnız bırakmayan çocuklar, torunlar armağan ederim, karşıdan gelen güzel bir kadının benimle konuşmaya başladığını, ön yargısız, ne zaman başlayıp ne zaman bittiği belli olmayan bir zaman diliminde yaşanabilecek her şeyi yaşadığımı düşlerim, bana dikkatle bakan küçük çocukların (en dikkatli çocuklar bakar etraflarına) ileride beni gördüklerini anımsayıp anımsamayacaklarını düşünürüm; sonra hayaller daha da abartılı hâle gelmeye başlarlar; oturduğum parkta adamın teki intihar edecekken ben durdursam onu, yazdığım bir kitap bir sürü dile çevrilse ve de tanınmış biri olsam, biri gelse yanıma, öylesine, boşlukta otursak ve boşluktan konuşmaya başlasak, bir sinema odası, okuma odası, çalışma odası olan büyük bir evim olsa, istediğim kadar seyahat edebilecek kadar param ve zamanım olsa; derken geçmişi düşünmeye başlarım yaşadıklarımı, konuştuklarımı, bana söylenenleri, benim dediklerimi... Benim için özel olan kişileri bir bir yanıma çağırır onlarla sohbet ederim, ve sonunda her şey öyle bir noktaya gelir ki, olduğum yer neresi olduğunu bilmediğim ama bana ait bir yer olup çıkar.

Kısa sürede çok şey yaşamış olurum orada, neresi olduğunu, olduğum noktaya nasıl geldiğimi bilmediğim o kentin bilmediğim köşesinde... Hayaller dünyasından çıktığımda, sanki yeni bir yerdeymişim gibime gelir. Gecelemek için bir mekân olduğunu bildiğim ama oraya nasıl gideceğimi bilmediğim bir yer. O noktaya havadan düşmediğimi kanıtlamak için aldığım kitap, içinde pipomun olduğu çantam ve de fotoğraf makinem vardır yanımda ve inanır mısın, zaten çoktan çökmüş olan gece karanlığında, onların verdiği cesaretle korkmam, yalnız olmadığımı hissederim. Sanki onlar hayatla bağlantımı sağlayan uzantılarımdır, ben bırakmadıkça beni bırakmayacak olan öğelerdir; yakılacak tütün, okunacak kitap olduğu sürece nefes almaya devam edebileceğine inanırım.

Dönüş yolu çok daha heyecanlıdır. Hedefime varıp varamayacağımdan emin olmadığım, varacaksam ne kadar sürede varacağımı bilmediğim bir maceraya atılmış hissederim kendimi. Çok değil, bir kaç saat önce geçtiğim caddeler, sokaklar ilk defa görüyormuşum gibi gelir. Aşina bir bina gördüğümde çocuklar gibi sevinirim. Karşıdan kalabalık bir grup geliyorsa, yolun kenarına, olabildiğince karanlık bir köşeye sinerim. Ara yollara elimden geldiğince girmem. Hedefime yaklaştıkça heyecanlanmaya başlarım: bir kez daha istediğim şekilde kaybolmuş, kaybolmasına rağmen kimsenin yardımı olmadan bir kez daha varması gereken yeri bulmuş biriyimdir artık.

Kaldığım otele/eve, her neresiyse artık, vardığımda ne yaşadığım günü ne de ertesi gün nasıl kaybolacağımı düşünürüm. O gün bitmiştir, yarın ise bir bilinmezdir benim için.
Her günü kayıp bir şekilde yaşamayı giderek daha fazla yapmaya başladım. O güne başlarken neler olacağını düşünmüyorum bile, sadece o gün de istersem kaybolabileceğim var aklımda, burada, ömrümü geçirdiğim bu kentte bile istediğim an kaybolabileceğimi bilmek nedense heyecan veriyor bana. Ve son zamanlarda en çok seni gözlerinde, sana bakarken veya gözlerini düşünürken kayboluyorum. Sanki o yeşillik beni içine çekiyor ve kaybolmak için özel bir çaba harcamadan, kendi içinde beni bana kaybettiriyor. Farkında değilsin ama teninin altında olabiliyorum, dışarıya bakmak istersem, senin gözlerini kullanıyorum görmek için, seninle gözlerin aracılığıya konuşuyorum.

Yıllardan beri her kayboluşumda bilmeden aradığım şeyi gözlerinde buldum:

Hayaller dünyasında gerçekleri yaşatıyor gözlerin bana, gerçekler dünyasında da hayalleri...

III

Başlangıçta sadece bir bahçe vardı ve bu bahçede bedenlerinin farkında olmayan iki çocuk. Önceleri olmadığı için sorgulayacak bir şeyleri yoktu, gelecek diye bir şey olduğunu bilmediklerinden de beklentileri. Sevgi, aşk, ihanet, beğenme, nefret, bencillik, haz, hoşlanma, tiksinme, tutku, şehvet, aldatma, aldatılma nedir bilmiyorlardı, yani mutluydular diyebiliriz ama bu da yanlış olur; mutluluk denilen kavramdan haberleri yoktu ki... Hatta büyümeleri gerektiğini bile bilmiyorlardı; kocaman bir bahçede istedikleri gibi oynayan, gezen, dolaşan, yiyen, içen, uyuyan, uyanınca bir gün öncesinde yaptıklarını tekrarlamaktan yüksünmeyen iki çocuktular sadece...
Sonra büyüdüler ve bilmediğimiz bir zamanda, bilmediğimiz bir şekilde farklı iki beden olduklarını anladılar. Anlamalarıyla da insanlığın yaratılıştan beri değişmeyen, her toplumda, her zamanda, her koşulda, konuşulan dile, renge, dine, siyasi görüşe bağlı olmaksızın her dönem geçerliğini koruyan en büyük buluşunu yaptılar: cinselliği keşfettiler.
Denilebilir ki, tarihin en büyük buluşu insanlığın başlamasıyla eş zamanlıdır ve insanlık tarihinde ilerlemeyi, gelişmeyi sağlayan binlerce dönüm noktasına, icada baktığımızda, cinsellik atom bombasından da, aya gidebilmiş olmaktan da, buhar makinesinden de ileri bir buluştur. Zaman içinde her yeni icat bir öncekinin geçerliliğini ortadan kalkmasına neden olmuş, her deney, benzer bir başka deneyi çürüterek kendini kabul ettirmişken; sadece cinsellik kalmıştır insan yaşamında değişmeyen bir öğe olarak ve içinde sadece insan olan, mekanik hiç bir şey olmayan yegâne buluş hâlâ cinselliktir.
Ama elindekilerle hiçbir zaman yetinmeyen, hep daha iyiyi hak ettiğine inanan insanoğlu, belki de cinselliğin keşfindeki basitliği kabullenmek istemediği için sonraki dönemlerde bir hata yaptı: kaşiflerinin aksine cinselliği hep bir duygu veya olayla bağdaştırmaya çalıştı: Sevgi, aşk, merak, beğenme, ihanet, aldatma... Doğrular ve yanlışlar koydu cinselliğin içine, yasaklarla ve yaşanmasında sakınca olmayanlar olarak sınıfladı cinselliği.

Kahramanlarımız kimin keşfettiğini bilmedikleri cinselliği yaşamaktan hoşnuttu, bunu dilediklerince yaşayabildikleri için mutluydular ve kadın sayesinde, daha başlangıçta bir çok insanın düştüğü tuzaktan kurtulmuşlardı. Birbirlerine sevdiklerini söylemelerinden hemen sonra kadın, “Bu ilişki isimsiz olsun,” demiş, erkek de, isimsizliğin altını birlikte dolduracaklarını söylemişti. Kadına bunu söyleten beyninin olgunluğuydu, deneyimleriydi; yaşananlara mutlaka isim konulduğu çoğu zaman ismin yaşananların önüne geçeceğini ve bu durumda büyünün kaybolacağını bilmesiydi. Erkeği beyniyse daha çok kendine odaklıydı, önceki ilişkilerine kıyasla sevdiğini bu kez neden bu kadar kolay söyleyebildiğini, aradaki farkın ne olduğunu sorguluyordu. (Erkek farkı hep karşısındakinde aradığı, asıl değişenin kendisi olduğunu fark edemediği için, yanıtı asla bulamayacaktı.)

İkisi de yaşadıklarının özel olduğunun ayrımında olarak bir karar almışlardı: en yakınlarıyla bile paylaşmayacaklardı birlikte olduklarını. Bilmiyorlardı ama, bu kararları, başlangıçta bahçede oyanayan iki çocuğun masumiyetine, oyunbazlıklarına bir göndermeydi. Toplantılarda siz’li konuşuyorlar, birbirlerine resmi davranıyorlar, ellerinden geldiğince ciddi ifadelerle oturuyorlar; sonra kimsenin görmediğinden emin oldukları bir anda biri diğerine sessiz bir öpücük gönderiyor veya bir bahaneyle yanından geçerken omzuna dokunuyor, iş çıkışı ayrı yollardan artık birlikte yaşadıkları eve gidiyor ve içeri girer girmez günün özlemini dakikalarca öpüşerek, sarılarak giderdikten sonra, kahkahalar içinde toplantıdakilere, iş yerlerindekilere fark ettirmeden birbirleri için özel olduklarını bir diğerine nasıl hissettirdiklerini konuşuyorlardı.

Aynı oyunu oynamaktan bıkmayan iki çocuk gibiydiler, başlangıçta konuştukları ne olursa olsun, dönüp dolaşıp birbirlerini çok sevdiklerini söylemelerinde, neden daha önce karşılaşmadıklarını sormalarında sonlanıyordu. Birbirlerine geçmişlerini anlatırken, beyinleri konuyu tesadüflerin insan yaşamındaki yerine, yolları yıllar önce kesişebilecekken (ayrı fakültelerde okumuşlardı ama ortak arkadaşları vardı, ayrı semtlerde oturmuşlardı ama yazları aynı yöreye tatile gitmişlerdi, aynı filmlerden, kitaplardan benzer şekilde etkilenmişlerdi), o güne dek nasıl olup da tanışmadıklarına getiriyordu. İkisi de farkında değildi ama, yanıtı asla verilemeyecek olan nasıl ve neden daha daha önce karşılaşmadık sorusu oynadıkları sevgililik, aşkdaşlık oyununun bir parçasıydı. Beraberliklerinin, birbirlerinin varlıklarından haberdar olmadıkları, değiştirilemeyecek bir geçmişte başlamış olması gerektiğini söyleyerek ilkgençlikde duyulan ve aşk diye yorumlanan duygunun heyecanını ilişkilerine katmaya çalışırken, bir yandan da başlangıçtan beri berabermiş gibi davranarak, birbirleri için yaratılmış olduklarını, sevgiliden de öte ruh dostu olduklarını kendilerine kabul ettirmeye çalışmaktı yaptıkları.

İkisi de oynadıkları oyunun da, gereksizliğinin de farkındaydılar. Kadının beyni erkeğin varlığında bedeninin her yönden tatmin olacağı, kalbindeki tüm duyguların karşılık bulacağı birini bulduğunu;. erkeğin beyniyse yıllardır yaşadığı kaçma isteğinin kadınla birlikte ortadan kalkacağını, bundan sonra sadece kadınla ve kadının içinde kaybolacağını biliyordu. Birbirlerinde hem sığınabilecekleri güvenli bir liman, hem de birlikte olduklarında en fırtınalı denize açılmaktan korkmayacakları yaşam sevinci bulmuşlardı ve beyinleri ve bedenleri bunun o farkındaydı ki, kalpleri beraberken birbirlerine, yalnızken, sanki unutacaklarmış gibi kendilerine hep aynı şeyi söyletiyordu: “Seni seviyorum, Onu seviyorum, Seni çok seviyorum, Onu çok seviyorum.” Sevgilerini o kadar çok söylediler, sevgilerini birbirlerine o kadar çok yaşattılar ki, gün geldi, sevgi sözcüğünün hissettiklerini anlatmakta yetersiz kaldığını düşünmeye başladılar. Yaşadıkları sevgiden, aşkdan da öte bir şeydi, kadın hissettiklerimizi kelimelerle ifade etmeye çalışmamıza gerek yok diyordu; erkek, “Biliyorum,” diye yanıt veriyordu. “Biliyorum, çünkü bana sunduğun, bana yaşattığın sevgiyi görebiliyorum.”

Dünya yüzünde kaç milyon insan varsa, o kadar tanımı olan sevgiyi görebilmek... Sadece bir kelimeden ibaret olan bir kavramı gözlerle seçebilmek... Elle tutabilmek... Aşk’ın şekillenmesi... Öylesine cisim alması ki, tüm dünyaya, “İşte! Bizim sevgimiz, aşkımız bu!” diye övünçle


gösterebilmek.
İçinden taşan sevginin çokluğunda, aşkı görebilmek için çabalıyordu erkeğin beyni; kadının kelimelere gerek yok, hissettiklerimiz yeterli demesini anlamakta güçlük çekiyordu. Kalp ve bedenin haklı olduğunu kabullenmesi içinse seneler geçmesi gerekti.

Romantizmin diliyle yazmak istedim sana; ama Türkçe de, İtalyanca da Fransızca da sevgi kelimelerini söylemede usta olan diller; hangisini kullanacağıma karar veremedim.

Sonra aşk kelimelerini kullanmak geldi aklıma, bunun için de hangi dili kullanacağımı bilemedim.

Bir çok lisanı birden kullanayım dedim, okumaktan sıkılacağını düşündüm.

Her dilde, “Seni seviyorum,” kelimelerini yazayım diye düşündüm, çok klasik olacağına karar verdim.

Dağları delen, dereleri aşan sevgiden bahsetmek de hep yapay gelmiştir bana, hangi dilde olursa olsun.

Ölene dek sevme sözü ise yalanların en büyüğü kanımca. Onu yerine, “Hergün yeniden seviyorum,” demek istemişimdir hep.

Bir başka büyük yalan da, “Seni her gün düşünüyorum, aklımdan hiç çıkmıyorsun,” sözü. Gerçek aşık düşünmez, bir anda beyninin kendisinden bağımsız olarak sevgiliyi düşündüğünü algılar.

“O kadar seviyorum ki, deliler gibi kıskanıyorum,” ise saçmalığın dik alası. Tam tersi, hiç kıskanmayacak kadar seviyorum, denilmeli.

Ama sonunda ne denirse densin (veya denmesin) hepsi birer kelime, ya daha önceden kullanıldılar, ya da birileri ileride kullanılacak. Ve her kelime gibi kullanıldıkları anda eskiyecekler.

Bu nedenle kelimeler üstü seviyorum seni, sevdiğini söyleme gereği duymayan bir dilsiz, sevildiğine inanmak için görme gereği duymayan bir kör gibi.

IV

“Hâlâ isimsiz miyiz?” diye sordu erkek.
“İsimsizliğin altını birlikte dolduracaktık,” diye yanıtladı kadın.
“İsimsizlik, sonsuzluk gibi. Tamam, artık daha fazla şey sığdıramam dediğimde, sevgin yeni bir şey katıyor içine.”
“İkimizin sevgisi, yaşadıklarımız dolduruyor o sonsuzu. Hergün bir öncekinden daha fazla yer açılıyor o sonsuzda, ve her gün bir öncekinden daha kolay dolduruyoruz onu. Her sabah uyandığımda seni yeniden sevecek, önceden fark etmediğim bir neden buluyorum. Kimi zaman bakışların dolduruyor isimsizliği, kimi zaman dokunuşun. Bazen sessizliğin... Muzipliğin... Çocuksuluğun... Gülerken dudaklarının yana kaykılması... Uyurken mırıl mırıl sesler çıkartman...”

Erkek sessiz kaldı. Beyni, bedeni, kalbi, teni isimsizliği o kadar uzun zaman önce tanımlamışlardı ki...

İsimsizliğin ardına sığdırdıım öğelerden biri paylaşma. Kutsal olduğuna inandığım insan bedenini – kendi bedenimi- ona aynı şekilde değer verdiğini bildiğim biriyle paylaşabilecek kadar gevşek olma. Bunu yaparken, o bedene kimi zaman kutsallığına saygı duyacak kadar yumuşak, bir bebeği okşarcasına dokunma; kimi zamansa elde edilmek için savaş verilen hazineymişçesine hoyrat davranma. O bedenden daha önceden varlığını bilmediği sesleri çıkartmaya çalışma, o bedene o güne dek yapabileceğinin farkında olmadığı hareketleri yaptırma. Her iki bedenin de kendisini aynı anda hem dünyalara hükmedecek bir dev, hem de üzerine basıldığında izi bile kalmayacak bir nokta olarak görmelerini sağlama. Bedenin nefessizken soluyabileceğini, en derin solukta bile nefessiz kalacağını hissetme. Beynin, bedenin kontrolüne girmesini kabullenme, buna direnmeme, gevşemenin kasılmayla, kasılmanın gevşemeyle olabileceğini, aslında her ikisinin de aynı şey olduğunu ayrımsama. Ve de tüm bunları iki bedenin birbirlerini paylaşarak yapmaları.

Bir başka öğe düşünme. Kimi zaman bilerek, isteyerek; kimi zamanda hiç farkında olmadan düşünme. Farkından olmadan düşünüldüğünde, düşünme eylemenin fark edilmesiyle birlikte, beynimin seni düşünüyor olmasından memnun olma ve yüzüme kendiliğinde yayılan bir gülümseme. Seni düşünme eyleminin benim için doğal bir şey olması ve bundan memnun olduğumu hissetmem. Bunun bana enerji verdiğini duyumsamam.

Tezat gibi olacak, diğer bir öğe düşünmeme. Gerçek koşulları unutabilme, sadece yaşanan zaman dilimini olabildiğince yaşamaya çalışma. Kimi zaman iki yolcuya benzetiyorum bizi. Birbirimizin yükü değiliz; birbirimize yönelik bir bavul taşımadan seyahat ediyoruz, bavulsuz olarak odaya giriyoruz, çıktığımızda da götürecek bavulumuz yok; o odada geçen zaman diliminden bizde kalan tek şey ortak yaratılan bir keyif, paylaşım.

Birine ait olduğunu, birinin sana ait olduğunu hissetme ama aynı zamanda birbirimizin sahibi olmadığımızı bilme. Bu aidiyetin mutluluk vermesi. Biri, “Nasılsın?” diye sorduğunda, “İyiyim,” yanıtını verirken, içinden, “İyiyim, çünkü onu seviyorum. O da beni seviyor,” diye düşünme.
Gün boyu gece sevişeceğimizi düşleme, sana dokunmayı, seni soymayı, öpmeyi özleme. Sonra eve geldiğimde gözlerindeki yorgunluğu görüp huzurlu uyuman için elimden geleni yapma. Bunu yaparken de tenini özlemenin bile ne kadar güzel olduğunu duyumsama.

V

Ve erkek bir gün bulabidiği en güzel yüzüğü aldı kadına. Bunu alırken kalbinde hissettiklerinin, kadınla yaptığı konuşmaların, beyninin kendisine söylediklerinin çelişkisi içinde olduğunun, yüzüğü verdiği an isimsizlikten isimlilik konuma geçileceğinin, kadının bunu nasıl karşılayacağını bilmediğinin farkındaydı. Ama oyun arkadaşını seven ancak sürekli aynı oyunu oynamaktan sıkılan çocuk yönü, “Yeni bir oyun olacak bu, daha eğleneceksin, daha hissedeceksin,” diyerek, yaşadıklarının güzelliğini her an hisseden beyniyle yaptığı savaşı kazanmıştı.

Erkeğin içindeki çocuk, yüzüğü vermek için kendince olabilecek en romantik ortamı hazırladı. Geçmişten bir şarkı parçası buldu, yaşlandığımda, saçlarım döküldüğünde beni sevmeye devam edecek misin? diye soruyordu şarkıdaki sözler, ve devam ediyordu, hemen yanıt verme, hatta hiçbir şey söylemesen de olur. Bu sözlerden kadının yüzüğü, aralarında aşkdan da öte bir duygunun, tutku olduğunun anmalığı olarak görebileceğini umuyordu.

Bedeni, kadınla yaşadığının basit bir sevi olayından öte, bit tutku, bir şehvet ilişkisi olduğuna beyninden önce karar vermişti. “Teninle arzuluyorum seni. yanımda yokken bile teninin kokusunu duyuyorum; olur olmaz zamanlarda gülen dudakların, ruhumu gördüğüne inandığım gözlerin, önüne düşen saçların beliriyor karşımda. O kadar gerçek oluyor ki görüntün, sanki elimi uzatsam parmaklarım saçlarında gezinebilecekler, sonra bedenim senin bedeninde kaybolacak ve sonra tek bir ruh olarak birlikte cisimleneceğiz. Gün boyu akşam seninle yaşayacağımız cinselliği düşlüyorum, birlikte çıkacağımız dünya ötesi yolculuğu,birbirimze teslim olacağımızı... Sonra yattığımızda parmaklarımı senin üzerinde gezdirmek, bacaklarında, göğüslerinde, yanaklarında, alnında dolaştırmak, ikimizin hem bir bütün, hem de birbirimizin ayrılmaz parçası olduğumuzu hissetmek en yoğun sevişmeden daha tatmin edici geliyor bana.... Seninle uyanmak, sessizken, konuşmadığın anlarda da seni duyabilmek, senle geçen zamanın sayılamayacak kadar çok kum tanelerine dönüşmesi, o kum tanelerinden içinde sadece ikimizin olduğu, Arslan Yürekli Richard’ın da, Samuray’ların da zapt edemeyeceği, yıkamayacağı kale yapmak, o kaleyi Everest’in tepesine taşımak ve orada, dünyaya tepeden bakarken, birbirmizin, sevgimizin, tutkumuzun sıcaklığında ısınmak... Bunları yapabileceğimi hissettiriyorsun bana, ve senle olan yaşam için aklıma üç kelime geliyor: Tanrısallığa tanık olmak... ”

Çocuk, yaramazlık yaptığının, oyunun kurallarını bozduğunun farkındaydı. Kadının yüzüğü kabul etmesi yeterliydi onun için, sonrasında üzerinde konuşmasalar da olurdu. Tek isteği kadının ondan bir parça taşımasıydı. Almadan önce kuyumcuda onlarca kez eline alıp incelediğinde, aldıktan sonra yastığın üzerine bırakmaktan, mum ışığında yenen bir yemek esnasında vermeye kadar bir sürü senaryoyu düşündüğünde, beyni zaman zaman kararının gereksizliğini kendisine anlatmaya çalışmış olsa da vitrinde gördüğü kurşun askeri inatla isteyen bir çocuğun direnciyle karşılaşmıştı. Aslında erkeğin beyni, “Büyümeye çalışıyorsun, ama buna gerek yok. Sen oyununu oyna, ben büyüklerin yapacağı işleri yaparım,” diyordu. Beynin söylemediğiyse, ilişkilerde iki tarafın da birlikte büyümesi gerektiği, büyüme birlikte olmadığında ilişkinin sonlanmasının kaçınılmaz olduğuydu.

Erkek yüzüğü bir kutunun içine koyup müzik setinin üzerine bıraktı. Kutunun yanında bir zarf vardı, üzerinde, “Kutuyu şarkıyı dinlerken aç,” yazıyordu. Zarfın içindeki not ise oldukça kısaydı.

“Hayat aşkla, sevgiyle yaşanan tutku serüvenlerinden oluştuğu sürece dolu dolu yaşanabilir ancak.”


Kadının yüzüğü bulduğunda yalnız olmasını istiyordu. Evden çıktı, bir bara gitti. Pipo içen, top sakallı, hiç tanımadığı bir adamın masasına oturdu. “Anlatacağım o kadar çok şey var ki,” dedi...

İki saat sonra eve döndüğünde...

VI

Başlangıçta ölüm vardı. Her şey karanlıktı ve zaman yoktu ve bahçe yoktu ve iki çocuk boz renkli toprakta birer toz tanesiydiler ve böyle olduklarından haberleri yoktu ve sonra bir çukur oluştu ve o çukurun için suyla doldu ve sonra ağaçlar çıktı ortaya ve o ağaçların üzeri meyvelerle doldu ve sonra suyun içinde ve karada hayvanlar belirdi ve sonra toz tanelerine nefes verildi ve çocuklar çıktı ortaya ve yüzmeye başladılar ve ağaçlardaki meyveleri yemeye ve sudan içmeye ve hayvanların sütünü içmeye ve etlerini yemeğe ve çocuklar büyüdüler ve cinselliği keşfettiler ve kendilerinin çocukları oldu ve eğleniyorlardı ve gamsızdılar ve hep böyle olacak zannediyorlardı ki...

Çocuklarından biri diğerini öldürdü.

Cinsellik insanlığın en büyük keşfiyse, ölüm de keşfetmediği, ama geliştirilmesine en çok katkıda bulunduğu buluştur. Ölen yakınının geri gelemeyeceğini anladığı andan itibaren ona ağıtlar yakmaya başlamış, ağlamış üzülümüştür insanoğlu, ama bu onu, ölümü intikam, yok etme hatta kimi zaman içinden çıkılmaz durumlarda kendi için kullanma gerçeğini görmekten alıkoymamıştır. Taş, sopa, balta, ip, ok, tabanca, tüfek, top ile başlayan öldürme sanatı, bir kişiyi öldürmek tatmin etmez hâle geldiğinde kitleleri yok etmek için geliştirilen silahların bulunmasına yol açmıştır.

Ama insanoğlu ölmek için mutlaka kalbin durması, nefes alınmaması gerekmediğini, en acı ölümün yaşarken ölmek, yaşamak zorunda olmaya rağmen kendini ölü hissetmek olduğunu yeni yeni kavramaktadır.

Erkek eve dönüp kapıyı açtığı an, kadının gittiğini anladı. Katı bir yokluktu kadının geride bıraktığı. Sadece gitmekle kalmamış, sanki kokusunu, büyüsünü de götürmüştü giderken ve adam bir gün öncesine dek uzaktayken de onu soluyabiliyorken, şimdi görüntüsünü gözlerinin önünde canlandıramıyordu bile. Sanki ilk defa geldiği bir evdeydi ve önceden kadınla gelmediği, orayı kadınla birlikte yaşamadığı için yabancılığını atamıyordu üzerinden. Bildiği duvarlara, salondaki kanepeye, koltuklara, yatak odasına tanımadık gözlerle baktı. Zorla götürüldüğü, ondan başka kimsenin gitmediği, sergilenenlerin bakmaya değmez olduğu bir müzedeymiş gibi hissetti kendini. Evdeki her şey üstüne gelmeye başladı. “Boğuluyorum,” dedi kendine, “bu solukluk, karaktersiz eşyalar, renksizlik nefes almamı engelliyor.” Başı dönmeye başladı, en yakınındaki koltuğa oturdu. “Uyuyabilsem ne iyi olur,” diye düşündü. Bunu düşündüren beyniydi; farkında değildi ama kalbi eve girdiği an çarpmayı bırakmıştı, bedeni sadece bir ağırlıktı; en yakınındaki koltuğa attı kendini. Az sonra mutlak karanlıkta bir uykuya dalmıştı.

Çağlayanların üzerinden atladı uykusunda. Adı bilinmeyen ülkelere gitti. Gizli, kimsenin bilmediği dehlizlere girdi. Labirentlerde dolaştı. Arslanlarla savaştı çöllerde. Sessizliğin yankısını dinledi. Çığlıklar attı kimsenin duymadığı. Sevgiler yaşadı, adını koyamadığı.

Kadın, yüzüğü gördüğünde beyniyle, kalbiyle, bedeniyle sessizliğe gömülmüştü. Oynamaktan hoşlandığı oyunda yeni kurallara uyum sağlayıp sağlamayacağını bilemiyordu. Şarkıyı dinlerken, erkeğin yazdıklarını okudu. Yüzüğü parmağına taktı, elini ileri uzattı, bir süre baktı. Sonra çıkarttı. İlk korkuyu da o an yaşadı, sanki yüzük yıllardır parmağındaydı ve şimdi, çıkarttığı an, elinde bir hafiflik, bir boşluk olmuştu. “Bu kadar kolay mı?” diye sordu kendine, “değişim saniyeden de kısa süren bir zamana mı bağlı?” Yüzüğün yuvarlaklığında, üzerindeki parlayan taşta erkeğin sevgisini, sevgisini sunuşunu, yumuşaklığını, sertliğini, tutkusunu, hatlarını, gülüşünü, gözlerini gördü. Korkusu arttı. Yardımcı olması, yol göstermesi için odada erkeği aradı gözleri. Uzun süredir ilk defa bir başına karar verme durumundaydı. Gözlerindeki yaşları hissettiğinde, “Seni, varlığına ağlayacak kadar seviyorum,” diye haykırdı boşluğa, içindeki fırtınayı erkeğe duvarların anlatacağını umarak. Çantasını aldı, kapıyı olabildiğince sessizce kapatarak evden çıktı. Kapının kapandığı an kalbinin de durduğunu çok sonra fark edecekti.

VII

İkisi de çocuktular, yaramazdılar, oyunbazdılar. Değişik yerlerden geldiler, bir noktada birbirlerini keşfettiler, oyunu bir süre birlikte sürdürdüler ve bitirmeden ayrıldılar. Büyümeleri farklı oldu. Değişik hayatlar yaşadılar. Deneyimleri farklıydı. Yaşananlar farklıydı. Ama ortak bir yönleri de vardı: birbirlerini ve oyunu birlikte oynamanın güzelliğini unutmamaları.

Bir koku hatırlattı oyunu onlara, nasıl olduğunu anlamadan bir melodi birbirlerini düşündürmeye başladı. Kimi zaman bir başkasının yansımasında birbirlerini gördüklerini sandılar. Uyandıktan sonra gerçek miydi diye düşündükleri rüyalarda gördüler birbirlerini. Bazen birbirlerinin varlıklarını o kadar yakında hissettiler ki, ellerinde olmadan arkalarına baktılar, sanki görebilecekmiş gibi. Var olmadıkları ama birbirlerini hissettikleri seneler geçti. Seneler boyunca beklenmedik bir anda beklenmedik bir yerde karşılaştıklarında neler söyleyeceklerini, karşılaştıkları saate, mekâna göre hayallerinde sayısız değişik senaryolarla yaşadılar. Ama, günün birinde kapısını çaldığında, erkeğin söylediği, en çılgın düşüncelerinde bile kadının aklına gelmemişti.

“Bir yerden tanışıyor muyuz?”

12 Eylül 2009 Cumartesi

OKUNMAMIŞ BİR KİTABIN EVİNDE


Çocukluğumu düşündüğümde aklıma ilk gelenlerden biri cumartesileri babamla birlikte gittiğim Bahariye’deki Opera sinemasında izlediğim Türk filmleri. Turist Ömer’in maceraları, Öztürk Serengil’in kendine özgü dili, Necdet Tosun’ın sevimliliği, Cevat Kurtuluş’un sakarlığı, Ayhan Işık’ın sertlik ve duygusallığı rollerinde birleştirciliği, Mehduh Alpar’ın “adab-ı muaşeret” kurallarını öğreticiliği, Ekrem Bora’nın, Kadir Savun’un kimi rollerinde ortaya çıkan acımasızlıkları, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik’in dişilikleri... Hepsi kendilerini bana Opera sinemasının karanlık salonunda tanıttılar. Hepsi farklı dünyalara götürdü beni. Hepsi uykuya geçmekte zorlandığım gecelerde beni sakinleştiren, gevşeten yoldaşlarım oldu. İşler ne kadar kötü giderse gitsin, sonuç hep iyi oluyordu Türk filmlerinde; en içinden çıkılmaz durumlarda bile bir mucize gerçekleşebiliyordu. Kış gecelerinde dışarıdan gelen uğultular, mahalle bekçisinin düdüğünün sesi, eski evdeki pencere gıcırtıları yedi sekiz yaşlarındaki çocuğun hayal gücünde ne kadar korkunçluğa bürünürlerse, saatler önce izlediğim siyah beyaz karakterler de korkmamam, her şeyin iyi olacağı yönünde o denli güvence veriyordu bana.

Benim gibi 1950’li yıllarda doğanlar Türk filmleriyle büyüdük, 80’lerde doğanlar televizyonla... Şimdiki nesil ise (maalesef) internetle büyüyor. Bizler Türk filmlerini sinemalarda izledik, bizden sonrakiler televizyon gösterimlerinden tanıdılar, şimdikiler internetten indirerek izleyebiliyorlar, tabii ilgililerse. Hangi nesil daha şanslı bilemiyorum... “Bizim zamanımızda...” diye başlayan cümlelerden nefret eden biri olarak, kendi çocukluk dönemimim şimdikinden daha iyi olduğu yönünde bir dizi kelime sıralayacak değilim, ama sinema salonlarının kendine özgü kokusunu, aralarda frigo, fruko, gazoz satıcısının yanına gidip ortası delik yirmi beş kuruşu uzatıp, “Abi bana bir fruko, portakallı olsun,” demek yerine, kucağa alınan dizüztü bilgisayarda film izlemek, arada gelen “messenger” uyarı sesiyle izlemeye ara vermek, biriyle anlamsız kelimelerle “chatleşmek” (nbr? nhbr? naslsn? İyym...) sanki o filme emek verenlere saygısızlık gibime geliyor.

Düşündükçe, kafamın içindeki sinema salonunun karanlığında, siyah beyaz yansımalarla dünyama giren fakir kız/zengin fabrikatörün çapkın (ama sonradan gerçek aşkı fakir kızda bulduğunu anlayacak olan) oğlu, içtiği gazoza bir şey karıştırılarak iffetini kaybeden, kimi zaman, “aşklarının meyvesini karnında taşyan,” genç kız, sevgililerin arasına giren kötü adam gibi birbirinin tekrarı temalar içinde, beni edebiyata yönlendiren filmlerin Ayşecik ve Ömercik filmleri olduğuna daha çok inanıyorum. Anne veya babasını bir yanlış anlaşma sonucu yitiren/tanımayan, üvey anne/baba tarafından aşağılanan, tesadüfen tanıştığı boyacı/terzi/temizliğe gelen kadınla, “Size baba (anne) diyebilir miyim amca (teyze)?” diye soracak kadar yakın olan, sonradan o kişinin gerçek annesi/babası olduğunu öğrenen yaşıtlarımızın başlarına gelen izlerken döktüğüm gözyaşlarıyla kağıt mendillerin olmadığı o yıllarda az kumaş mendil eskitmedim.

Koşullar yaşadığımız ülkede başarıya ulaşmayı ne kadar zorlaştırıyorsa, filmlerde de mutluluğa ulaşmak aynı derecede zordu; ama erişkinlerin haksız yere hapse düştüğü, iftiralarla hayatlarının karardığı filmlerin sonundaki mutluluğu beklemeyi pek sorun olarak görmüyordum, ne de olsa büyüktüler, başlarının çaresine bir şekilde bakarlardı. Ama Ayşecik, Ömercik? Çocuktular, başkalarına bağımlıydılar, isimlerinin sonundaki sevimlilik/acındırma eki ‘cik’ gibiydiler, zavallıydılar, mutlulukları kendi çabalarına değil başkalarına bağlıydı. Anne veya babasız büyüyorlardı, anne veya baba sevgisinden yoksundular, yaşamlarının bir parçası kendilerine sorulmadan ellerinden alınmışdı. Kendilerini hiç sevmeyen üvey ebeveynin merhametine mahkûmdular. İstedikleri değil, kendilerine sunulan yaşamı yaşamak zorundaydılar.

Kendi mutlu dünyamda, ablam, ağabeyim, annem, babam yanımdayken, orta odada yanan sobanın tatlı bir rehavet yaydığı evimde, radyoda tiyatroyu hep birlikte dinliyor, Macide Tanır’ın, Yıldırım Önal’ın o çok tanıdık seslerini duyuyor olmanın verdiği huzuru solurken, kimi zaman çevreme bakar, içlerinden biri olmasa, veya ben kendimi birden başka bir evde bulsam ne yaparım, diye düşünürdüm. Şimdilerde, düşündüğümün aslında, “Ne kadar üzülürdüm?” sorusuna yanıt aramak olduğunu biliyorum, yaşam boyunca kendime soracağım yanıtı olmayan sorular dizisinin ilkiydi belki de o soru. İnsan neye ne kadar üzüleceğini önceden belirleyemiyor; üzülüyor, sonrasında o üzüntünün başına çok veya az gibi sıfatlar koyuyor ve o üzüntü de getirdikleri, bıraktıkları ve götürdükleriyle bilinmeyen bir uyaranla bilinmeyen bir gelecekte hatırlanmak üzere anılar demetinde yerini alıyor.

Ama yaşamın istenmeden elinden alınma teması o kadar korkutucu gelmişti ki, bir yaz tatili öncesinde öğretmen okunacaklar listesinde, “Anne Frank’ın hatıra defteri,” isimli kitabı önerip konusunun ufak bir kızın savaşta kendi isteği dışında bir sene süreyle saklanmak zorunda kaldığı yerdeki anıları olduğunu söylediği an, o kitabı asla okumayacağımı biliyordum. Jules Verne’nin bana dünyayı gezdiren kitaplarını okuyarak girdiğim edebiyat dünyasında kimse bana acı verecek yazılar okutamaz gibi katı bir söylem edinmiştim kendime.

Yıllar içinde edebiyatla, edebiyat bir yana insanla içiçe yaşam sürmeye başladıktan, karakterlerin en az dört isimli olduğu Rus edebiyattıyla cebelleştikten, Sait Faik aracılığıyla basit insanların da öykülerinin anlatılabileceğini öğrendikten, Aziz Nesin ile mizahın en etkin muhalefet olduğunu anladıktan sonra bile Anne Frank’ı okumadım. Ayşecik filmlerinden sonra kendime sorduğum, “Ne kadar üzülürüm?” sorusu, Anne Frank için, “Okursam ne kadar hüzünlenirim’e?” dönüşmüştü.

Okuyarak, yazarak, yazmayı düşünerek yıllar geçti. Ve günlerden bir gün, kendimi Amsterdam’da, dilimize ilk olarak, “Bir genç kızın hatıra defteri” adıyla çevrilen anıların yazıldığı kentte ama yazarının adını bile düşünmeden yürürken buldum. Onlarca kanalı birbirine birleştiren sokaklarda, nereye gittiğimi bilmeden, amaçsız bir şekilde dolaşırken oldukça ufak bir tabela çarptı gözüme: “Anne Frank Huis.”
Kentteki her ev gibi, dışarıdan bakıldığında içeride yaşananları ele vermeyen bir evdi. Özelliği olmayan bir kapı, herhangi bir evde görebileceğim kimisi açık, kimisi kapalı pencereler, o kadar. Belki başka özelliği de vardı evin, anımsamıyorum; bildiğim dıştan bakarken de evin içini görmeye çalıştığım, beynimin bir yarısı, “Gir ve gez, bir daha ne zaman buraya geleceksin ki,” derken, diğer yarısının yaşamaktan korktuğum üzüntü ve hüznü hatırlattığı. Sonra ayaklarım benden bağımsız olarak eve doğru yürüdüler.

Anne Frank ve ailesinin kaldığı bölüme kitaplıkla gizlenmiş bir geçitten giriliyor. Basık, aşırı küçük bir yer değil. Bir kat ve onun üzerindeki çatı katı. Katlar arasındaki merdivenler olabildiğince dik. Tüm pencereler siyah kağıtlarla kaplı.

İki sene süreyle orada yaşamak zorunda bırakılmışlar...

Gündüzleri en ufak bir ses çıkartmamaları gerekiyormuş... Buna orada kalan herkesin uymuş.

Sadece duvarlar var...

Ve de duvarlarda, Anne’nın, on altı yaşında, ilk gençliğini asla yaşayamayacak olan bir çocuğun, o zamanki gazetelerden kesip yapıştırdığı artist fotoğrafları hâlâ ilk günkü gibi yapıştrılmış olarak duruyor.

Yatak yok, masa yok, görecek hiç bir şey yok; yakalanmalarından, evdeki hemen her şey naziler tarafından alındıktan, aileden tek sağ kalan baba oraya döndükten, yıllar içinde evin müze adı konmadan ziyaretçilere açılmasına karar verildikten sonra, babanın isteği üzerine, bazılarının nerede olduğu bilinmesine karşın, orada yaşadıkları dönemde kullandıkları kişisel eşyalar sergilenmemiş.

Sadece duvar görüyor insan ve duvarlar insanı anlatıyor. 16 yaşındaki bir kızı kokluyor insan o evde, ailesini korumak isteyen babayı, umudunu yitirmemek isteyen insanların kokusunu, kendilerine neyin neden yapıldığını anlamayan insanların sorularını, ürkekliklerini, korkularını görüyor. Koşmak , oynamak istemesine rağmen bunu yapamayan çocukların uyumunu hissediyor. Yanıtsız soruların ne kadar çok sorulabileceğini ve her yanıtsızlığın aslında bir cevap olduğunu fark ediyor. Sessiz kalmanın hayat kurtarıcı olduğu kadar, gerektiği zamanda sesini çkartmamanın da ne kadar hayat yok edici olduğunu görüyor. Dünyanın tek bir deli tarafından mahvedebilecek kadar basit olduğunu görüyor. Ve umudun insanı yaşatabileceğini...

Duvarlar, hiç resim olmadan, odalar içlerinde hiç eşya olmadan bir yaşamı anlatabiliyorlarmış. Yıllar önce 19 yaşındayken ölmüş bir insan, kendisinden yıllar sonra doğmuş, bugün 53 yaşında, yaşamım iyi geçti ama bir sürü zorluk da atlattım, savaş verdim bu noktaya gelebilmek için diyen birine, savaş dediği olayların aslında hiçbir şey olduğunu öğretebiliyormuş.
Duvarlara dokundum Anne Frank’ın evinde, bir zamanlar orada yaşayanların dokunduğu duvarlara. Pencerelerdeki siyah bantlardan dışarıyı görmeye çalıştım, loş ışıkta sadece kendi yansımamdan başka bir şey görmeyi beceremeden. Anne babasıyla neler konuşurdu, neler isterdi, diye düşündüm; böyle bir durumda ben ne yapardım diye nafile düşünerek. Koşamazdı bile, saklandıkları evin hemen yanındaki imalathanede çalışan almanlar ayak seslerini duyarlardı. İki sene süreyle kısık sesle konuşmak, parmak uçlarında yürümek, hatta gerekmedikçe konuşmamak, yürümemek... Oyunlarını sadece hayallerinde oynamak. Hayallerini uyaracak tek şeyin beyni olması. Kendisinden alınan bir yaşamı, neden alındığını, neler olduğunu anlamadan kabullenmek zorunda kalmak...

Yıllardır yapmaktan çekindiğim şeyi yaptım; çıkışta Anne Frank’ın kitabımı aldım. Rastgele bölümler açıp okumaya başladım.3 kasım 1943 tarihinde, “Evdeki büyükler kimi zaman iki yıldır kapalı duran koyu perdelerin arasından dışarıyı gözetlemekten kendilerini alamıyorlar. Sonuç: biri, fırtına yaklaşıyor, diyor. Diğeri, ne fark eder, ne önemi var ki? diye yanıtlıyor. Kimse önemsemeyecek, kimse fark etmeyecek, kimse duymayacak. İlgisizlik böyle başlıyor işte... Söylemesi kolay, ama böyle mi olmalı?” diye yazmış.

Evin çıkışında Anne Frank’ın yaşamından resimler vardı, 26 adet resim. Hemen hepsinde gülüyordu, hemen hepsinde umut vardı, hepsinde mutlu bir çocuk vardı. Evin değişik yerlerinde güncesinden alınan kimi tümceler de umut doluydu, kimileriyse anlamazlık kelimeriyle... Bir resimde Anne okuldaki arkadaşlarıylaydı, bir diğerinde ailesiyle bir düğüne gidiyorlardı. Birinde elinde balon vardı, bir başkasında bir parkta oynuyordu. Ablasıya verdiği pozlar vardı, annesiyle, kardeşleriyle çekilmiş resimleri vardı.Bir deli tarafından yok edilmiş, 26 fotoğrafta özetlenen kısa bir yaşam. Ve resimlerin yanındaki duvarda bir not: Anne Frank 1945’de, Bergen-Belsen toplama kampında olasılıkla Şubat sonu Mart başında tifodan öldü. Mezarının yeri bilinmiyor.

Dışarı çıktığımda yüremiyordum. Birkaç adım attım, sonra oradan uzaklaşmak istemediğimi fark ettim, geri döndüm, eve dışarıdan baktım. Her ev gibi içinde yaşananları dışarı vurmayan bir evdi. Sadece artık Anne Frank’ın orada yaşamış olduğunu biliyorum, dedim kendime. Sonra da hemen düzelttim kendimi, yaşamış olduğunu değil, yaşamakta olduğunu, diye.

24 Kasım 2008 Pazartesi

RUHTAKİ ÇİÇEK

RUHTAKİ ÇİÇEK
İki yanında badanası aşınmış, yer yer dökülmüş, giriş kapıları paslı apartmanların sıralandığı çıkmaz sokağın bitiminde, boş bir arsanın hemen yanındaki apartmanın ikinci katındaydı taşındığım daire. Kaldırımdaki taşlar yerlerinden çıkmış, kimi yerlerde hepten kaybolmuştu; bir zamanlar asfalt olan sokaktaki çatlakların arasına, çukurlara birikmiş olan yağmur suları, kimbilir ne zaman, kimin tarafından atıldığı belli olmayan bira şişeleri, kola kutuları, kimisini ağzı bağlı , kimisinin içindekiler sağa sola saçılmış naylon torbalarla birlikte, “Eskiyiz ve yorgunuz,” diye haykırıyorlardı adeta; “Eskiyiz, yorgunuz ve bize dokunmayın. Bu şekilde, giderek kirlenerek, ıslanarak yok olacağız.”
Yorgun haline tezatmışçasına, belediyenin sokağın girişine yeni koymuş olduğu belli olan tabela da, tabelada kırmızı üzerine beyaz harflerle yazılmış isim de alay eder gibiydi: “Biz Sokağı.” Taşınmadan evvelki gidiş gelişlerimde ne pencerelerden, ne perde aralarından bakan kimseyi gördüğüm, ne de çocukların oynadığı bu sokağa “Biz” gibi aidiyet, birleştiricilik duygusu veren bir isim vermek hangi aklı evvel görevlinin işiydi bilmiyorum ama, taşındığım apartmanın, giriş üzerindeki camda, sarımsı renkte, kimisi aşınmış harflerle yazılı olan adı, binanın başka hiçbir yerde değil, sadece o sokakta, sokağın sonunda ve boş arsanın yanında olabileceğini simgeliyordu: “Yalnızlar apartmanı.”
Apartman üç katlıydı, adını ilk gördüğümde, Peyami Sefa hayranı birinin yaptırdığını düşlemiştim. Önce yakınları tarafından terk edilmiş biri olduğu düşmüştü aklıma, sonra bundan vaz geçip, çevresinde bir sürü insan varken, günleri kahkahalarla geçerken, bir anı bile boş değilken, aslında kimseyle yakın olamayan, dertlerini paylaşacağı, içini dökeceği kimse olmayan birini hayal etmeye başlamıştım. Onu patron olarak görüyordum; odasına giren çıkan sekreterleri, bir dediğini iki etmeyen çalışanları vardı. Ağzından çıkan tek bir kelimeyle fabrikalar alıp satıyor, milyarlarca lirayla oyuncak gibi oynuyordu. Suratı her dem asık değilse de, nadiren gülüyordu. Öğlen yemeklerini hep birileriyle, gürültülü konuşmaların yapıldığı, üzerinde sigara, püro dumanlarının sis oluşturduğu masalarda yiyordu. Akşamları şoförünün kullandığın arabayla gittiği evinde onu her dem bakımlı, makyajlı karısı karşılıyor, yemekte işten hiç bahsetmiyor, ahçının hazırladığı, hizmetçinin servis ettiği yemekleri yerken hafta sonu gidecekleri kayak gezisinden veya sömestir tatilinde çocukları nereye götüreceklerinden konuşuyorlardı. Bir metresi vardı, haftanın belli günlerinde onunla buluşuyor, öğle sonrasını birlikte geçiriyorlardı. Başlarda metresine içini açabileceğini, aklından geçenleri söyleyebileceğini düşünmüştü, ama kısa bir süre sonra evliliğinde yaşadığı monotonluğun bir benzerini bu beraberlilğinde de yaşamaya başlamış ve nihayetinde abartılı cinselliğin yaşandığı tali bir yaşama dönüşmüştü kaçamakları; metresi onun eşini bırakıp kendisiyle evlenmesi hayallerini, o da gerçek kendini paylaşabileceği düşlerini bir yana atmışlardı. Nedensiz, amaçsız, geçirilen saatler sonrasında içlerindeki boşluk duygusununu daha da derinleştiren, daha da belirgin hale getiren zaman dilimleriydi yaşadıkları. Sadece şoförü biliyordu metresin varlığını, o da yıllardır yanında çalıştığı patronuna duyduğu sadakate uyar bir şekilde onu saatler boyu kapısında beklediği apartmandan eve götürürken hiç ağzını açmıyor, kimi zaman metrese alınan pahalı hediyeleri teslim ederken, “Beyefendi bunu size gönderdi,”den başka tek bir kelime etmiyordu. Adamsa hissettiklerini, istemlerini sadece şoförüyle paylaşıyordu; bunlar da, “Yorgunum,” veya, “Bugün eve sahil yolundan gidelim, denizi görmeyi özledim,”den ibaretti.
Ve etrafındaki kalabalığa, mutlu görünen evliliğine, kendisini seven çocuklarına, yatakta her türlü isteğine evet diyen metresine karşı insanların gözlerine bakamayan, konuşamayan, konuştuğunda kendisini anlatamayan, belki kendisine bile uzak olan adamın bir gün canına tak demiş, nasıl olduysa kentin, belki hayatında bir kez geçtiği bu düşük semtinin terk edilmiş sokağındaki arsayı almış ve belki de sadece yalnızların oturmasını düşlediği apartmanı inşa ettirmiş ve sonrasında da ne olduğuyla ilgilenmemişti bile. Belki karısının, çocuklarının, metresinin, mirasçılarının haberleri bile yoktu Yalnızlar apartmanının varlığından. Belki iş gezisine gidiyorum diye evden uzaklaştığı kimi zamanları burada, kendi için hazırlattığı üst dairede geçirmişti. Belki yalnızlığıyla başbaşa kaldığı zamanlarda burada da bir iki macera yaşamıştı. Belki herşeyi, ailesini, işini, şatafatlı yaşamını bırakıp, kimliğini, ismini değiştirip, geçmişini kimsenin bilmediği bu semtte, yeni, gerçek diyebileceği bir yaşama başlamayı düşünmüştü. Çocuklarına kendisini yalnız hissettiğini, neden böyle bir adım atması gerektiğini açıklayacak, karısına hiçbir şey söylemeyecek, metresine de pahalı bir hediye gönderip kendini unutturacaktı.
Herşeyi hazırlamıştı, işlerinin devri, konuşurken çocuklarına söyleyecekleri, yeni yaşamına başlayabilmesi için yanına neler alması gerektiği... Hepsi kafasında hazırdı. Ama bir noktada ne olduğunu çıkartamadığım birşeyler olmuş, kendisini gerçek yaşamına kavuşturacak adımı atamamıştı. Belki cesareti kırılmıştı, belki yaşlandığını hissetmişti, belki korkmuştu; ama ne olursa olsun, olduğu yerde kalmıştı. Sonrasında bir süre içine kapanmış, yanındakileri kendisinden uzaklaştırmış, her zamankinden daha da ulaşılmaz olmuştu.
Eski iş adamı kimliğine geri döndüğü gün de apartmanı sadık şoförüne devretmiş, “O adımı atsaydım acaba yaşamım nasıl olurdu?” sorusunu kendisine ne zaman soracağını bilmediği geleceği yaşamaya başlamış, bir daha da Biz Sokağı’nın yakınından bile geçmemişti.
Loş ışık veren ampülün aydınlattığı merdivenlerden çıkarken, bir yandan da kapıcının bitkin bir tonda anlattıklarını dinliyordum. “Girişte ben oturuyorum. Karşı dairenizde üniversitede okuyan iki genç var. Sizin üstünüzdeki daire boş. Buraya taşınanlar hep bir senede gidiyorlar. İnşallah siz kalıcı olursunuz.” Taşınırken, eşyalarımın azlığından –bir masa, bir yatak, iki koltuk, iki sandalye, müzik seti ve daktilo- olsa gerek aynı soruyu başka kelimelerle sormuştu. “Televizyon sonra mı gelecek?” Öyle bir tonda sormuştu ki, sanki televizyonun varlığı, her akşam diğer evlerle aynı anda açılması, ince duvarlardan geçen mekanik seslerin birbirine karışması, izlenen birbirinden anlamsız dizilerden pencerelere yansıyan renksiz, karaktersiz ışıklar ona göre, Biz sokağı Yalnızlar apartmanı komününün kalıcılık simgesiydi.
“İnşallah siz kalıcı olursunuz,” derken, sesinde ne kısa süre kalıp gidenlere yönelik bir serzeniş vardı, ne de kalıcı olursam çok güzel ve değişik şeylerin olacağı yönünde bir vaat. Sanki o da binayı yapan kişi gibi çoktan dış dünyayla ilişkisini kesmiş,kendine “ Köyümde kalsaydım yaşamım acaba nasıl olurdu?” sorusunu sormayı çoktan bırakmıştı. Konuşmuş olmak için, apartmanda ne kadardır kapıcılık yaptığını sordum. Kısaca, “Uzun süredir,” diye yanıtladı.
“Apartman inşa edildiğinden beri mi?”
“Hep.”
Aklıma onlarca soru geldi. Binayı kimin yaptırdığı, şimdi nerede olduğu, kiralarken neden mal sahibinin ortalarda görünmediği, işleri neden kapıcı aracılığıyla yürüttüğü, apartmanda daha önceden kimlerin oturduğu, neden kısa sürede yeniden taşındıkları, mahallenin neden bakımsız olduğu, neden sokakta kimsenin olmadığı... Hepsini sezmiş, hiçbirine yanıt vermek istemiyormuşçasına, ellerimdeki bavullara aldırmaksızın cebinden çıkarttığı anahtarı uzattı, bilge bir tonda, “İnsan evinin kapısını kendi açmalı,” dedi ve bir şey söylememe fırsat kalmadan döndü, gitti.
Çevremdekilere haber vermeden, kimsenin beni bulamayacağından emin olduğum bu daireyi kitabımı yazmak için kiralamıştım. Kendisinde değişime, yaşadığı anın ruhunda çiçek açmasına neden olacak olan anı, duyguyu arayan bir adamın öyküsü olacaktı romanım. Ve adam, o anı yakaladığında, her şeyi bırakacak ve yaşamının geri kalan bölümünü sadece o anın verdiği huzur ve mutluluğu içinde tekrar tekrar yaşayarak geçirecekti.
Yeni evimde geçirdiğim ilk gece beni uykudan uyandıran gökgürültüsü müydü, başlayan şiddetli yağmurun camlarda yankılanması mıydı, bilmiyorum ama üst kattan gelen tıkırtıları uyku ile uyanıklık arasındaki yaşanmayan zamanı aşıp pencerelerin sıkıca kapalı olduğunu kontrol ettikten sonra yeniden yattığımda fark ettim. Önce çatıda bir yerden sızıntı olduğunu, su damladığını zannettim, ama kısa bir süre dinlediğimde duyduğum, “Tıp, tıp,” gibilerinden bir ses değildi. Sanki birisi terliklerini sürüyerek yürüyordu kapıcının boş olduğunu söylediği dairede. Gece sessizliğinde çıkarttığı sesin farkında olan ve alt katta oturanları rahatsız etmek istemeyen birinin yürüyüşü gibiydi. Arka arkaya iki üç adım atılmış gibi hışırtı geliyor, sonra bir sessizlik oluyor, derken daha hafif bir hışırtı duyuyordum. Yürüyen her kimse, adeta ayaklarını yerden kaldırarak ilerlemekte zorluk çekiyor, bunun için çaba gösteriyor ama başaramıyordu.
Dikkatle dinlediğimde terliklerin sürtünme sesinin kesildiği anlarda yukardakinin soluk soluğa kaldığını, nefes almaya çalıştığını duydum. Öksürmüyordu, boğazını temizlemeye çalışmıyordu, sadece hırıltıydı duyduğum.
Yaşlı, kilolu bir adam canlandı gözlerimin önünde. Yıllardır içtiği sigara yürümesi bir yana, oturduğu yerden kalkmasını bile zorlu bir hâle getirmişti. Ağır vücudunu taşıması, ihtiyacı olan havayı soluması bile olağanüstü çaba göstermesi gereken işlerdi artık onun için. İki adımda bir duruyor, koltuğun kenarına veya masaya tutunup soluklanıyordu. Durduğu zamanlarda, az da olsa düzenli nefes almaya başladıktan sonra hemen yürümüyor, sanki ilerlemesine engel olan nefes nefese kalması değilmiş de, bir turistmiş ve isteyerek durmuş gibi, ilk defa görüyormuşçasına, yıllardır yaşamının sessiz tanıkları olan duvarlara, eski takvim yapraklarından kesilip çerçeveletilmiş kimisi kırmızılı turunculu sonbaharı, kimisi çok uzaklardaki, bir zamanlar gitmeyi hayal ettiği, hatta hayallerinde nice kereler gittiği, güneşin hep ışıldadığı, denizin türküaz, mavi rengini hiç kaybetmediği çerçeveletilmiş resimlere, camlı dolapta yerleri nicedir değiştirilmemiş olan bardaklara, biblolara, goblen kumaşla kaplı koltuklara, salonu için çok büyük olduğunu bilmesine rağmen çok severek aldığı ayakları kıvrımlı masif maun masaya bakıyor, gördüklerinden tatmin olduğu –yeniden bir iki adım atacak gücü kendinde bulduğu- zaman da bedenini bir sonraki molaya kadar sürüklemeye devam ediyor, hedefi olan pencerenin yanındaki koltuğuna nihayet ulaşıyordu.
Yemeklerini kapıcının karısı hazırlıyordu; üç dört günde bir uğrayan, hastalığının başlarında bir kaç kez bu daireyi bırakmasını, yanına taşınmasını öneren uzaktan bir akrabası da vardı. O zamanlar şimdiye göre çok daha iyiydi, daha da iyi olacağına inanıyordu; ama tahminlerinin aksine durumu kötüleşmişti. Akraba bir süre sonra birlikte oturma önerisini, “Bir huzur evine yerleşsen... Orada günün her saati yardımcı olacak görevliler var,”a dönüştürmüştü ama adam hâlâ düzeleceğine inanıyordu. Bir de, akrabasının önerisi her ne kadar mantıklı olsa da, kendini yabancı bir yerde, başkasının bakımında göremiyordu. “Hayır,” demişti akrabasına, “beni başından atmak istemediğini biliyorum ama evimde kalmak istiyorum. Daha kötü olursam, belki...” Bunu söylerken o “belki”ye ne zaman nasıl karar vereceğini kendisinin de bilmediğini düşünmüştü.
Sabah perdeleri açıp yağmurun dindiğini, Biz sokağının bir önceki güne göre daha pis ve düzensiz olduğunu gördükten, kahvemi içip gazetelere göz gezdirdikten nice sonra gece duyduğum sesler aklıma düştü. Düşündükçe rüya olamayacak kadar gerçek olduğuna karar verdim yaşadıklarımın; hırıltılı solunum, terliklerin yere sürtünme sesleri neredeyse hâlâ kulaklarımdaydı. Elimde olmadan tavana baktım, sonra yaşlı adamı, adamın yalnızlığını, salon duvarlarındaki resimleri, masayı, goblen kumaşla kaplı koltukları hatırladığımda bu sefer yaşadıklarımın gerçek olamayacak kadar gerçek olduğuna, gerçek gibi yaşanmış bir rüya olduğuna karar verdim. Bir yerlerde gece uykudayken kimi ruhların bedenden ayrılıp özgürce dolaştıklarını okumuştum. “Özgür kalan ruh seyahat eder, geçmişer de gider, geleceğe de,” diye yazmıştı yazar; “Kimi zaman gittiği yerleri sadece ziyaret eder, kimi zamansa orada yaşananın bir parçası olur. Parçası olduğunda aslında orada yaşamak istiyordur. Böyle zamanlarda gittiği yeri kendine saklamaz, ait olduğu bedene de gösterir. Dokunabilecek kadar yakın, yaşanmış kadar gerçek olan rüyalar bunlardır. Gerçek iman sahibi, ruhların varlığına, ölümsüzlüğüne inanan kişi de bu durumda ruhunun isteğini yerine getirmeli, ruhun kimi zaman sembollerle gösterdiği bu yeri aramalı, bulmalı ve ruhuyla birlikte orada yaşamalıdır. Beden ancak ruhunu memnun ettiği zaman huzura erer. Ruhunun isteğini yerine getirmeyen bedense sonsuz yalnızlığa mahkumdur. ”
Gün boyu dakitilonun başında çalışırken zaman zaman müzik setini kapatıp elimden geldiğince sessizleşerek üst katta ses olup olmadığını dinlemedim dersem yalan olur. Ama çıt yoktu, zaten bir süre sonra yazmakta olduğum kitaba kitaba o kadar daldım ki, akşama doğru bir gece önce yaşadıklarım neredeyse tümüyle aklımdan çıkmıştı.
Gece olup yatağıma uzandığımda oldukça verimli bir gün geçirdiğimi düşündüm, epeydir bu denli rahat yazmamıştım. Son bir aydır okumakta zorlandığım kitap bile daha bir kolay okunur gibime geldi. Kaç sayfa okuyabildiğimi hatırlamıyorum ama karşımdaki harfler birbirine karıştığında, okuduğum son birkaç satırdan hiçbir şey anlamadığımı fark edip yeniden okumaya çalıştığımda ışığı kapatıp kendimi karanlığa bıraktım.
Uyandığımda bir gece önceki sesler daha belirgindi, neredeyse yan odadan geliyordu. Nasıl olduğunu anlamadan yataktan fırlayıp, kendimi şaşırtan bir hızla salona koştum. Kimse yoktu. Kilometrelerce koşmuş gibi nefes nefese kalmıştım, o kadar ki, solumam toparlanana dek yakındaki sandalyeye tutunmak zorunda kaldım.
Koltuğa oturduğumda beni uyandıran sesler yerini üst kattan gelen uğultulara bırakmıştı; iki kişi konuşuyordu. Boğuk, anlamsız uğultular duyuyordum. Arada sessizlik olan , cümleler bir yana, tek bir kelimesini bile tam olarak anlayamadığım bir konuşmaydı. Biri bir şeyler söylüyor, sonrasında sabırla karşısındakinin yanıt vermesini bekliyor gibiydi. Birinin uğultuları daha uzun, diğerinin daha kısaydı. Kısa konuşan yaşlı adam olmalı diye düşündüm, arada derin nefesler alıyor; konuşmak bile artık onun için bir yük. Karşısındaki? Karşısındaki uzaktan akrabası olabilirdi, bugün ziyarete gelmiş, adamın durumunun pek iyi olmadığını gördüğünde gece yalnız bırakmak istememişti. Şimdi, gecenin bu ilerlemiş saatinde, organlarıyla, soluğuyla, yaşamıyla tükenmiş olan yaşlı adama bir yandan yalnız olmadığını hissettirmeye çalışırken bir yandan da artık huzur evine, hatta bir hastaneye yatma vakti geldiğine ikna etmeye çabalıyordu. “Oralarda seni daha rahat ettirirler, daha farklı ilaçlar verirler, kendini daha iyi hissedersin, daha düzenli beslenirsin,” derken aslında içinden, “Bir gün gelip kapıyı açtığımda seni yatağında veya salonda yerde veya tuvalette kim bilir ne zaman düşmüş, ne kadardır ölü olduğunu bilmeden bulmak istemiyorum,” diyordu. “Seni o şekilde görmek, sonra gereken işlemler için belediyeye, doktora, polise telefon etmek zorunda kalmak, bir takım raporlara kötü türkçeyle yazılacak laflar etmek istemiyorum. Ölürken yalnız olmandan, cesedini tek başıma bulmaktan korkuyorum.”
Peki ya nasıl olmuştu da gündüz hiç ses duymamıştım? Belki çalışmaya çok dalmıştım, belki gündüz de üst kattan sesler geliyordu ama daktilomun tuşlarından çıkan, önümdeki sayfada beliren kelimelerin yarattığı müzik beni başka seslere sağırlaştırmıştı.
Belki de kapıcı yukarıdadır diye düşündüm, gündüz akrabası gelmiş ve adamın durumunun kötü olduğunu görmüş olsaydı, ne yapıp yapıp onu bir hastaneye götürürdü. Yaşlı adam kendini her zamankinden daha kötü hissedince kapıcıya haber vermiş, o da gelmişti. Kapıcıydı adama gecenin bu saatinde yoldaşlık eden; ama bunu düşünür düşünmez de aklıma kapıcının üst katta kimsenin oturmadığını söylediği geldi. Terliklerin sürtme sesi, sesli solumalar, şimdi duyduğum uğultular; bunlar gerçekti; üst katımda birisi yaşıyordu. “Kapıcı sana yalan söyledi,” dedi içimden bir ses, bir başka ses de, “Ne gerek vardı yalan söylemesine?” diye yanıtladı anında. “Üst katınızda geceleri ayaklarını sürüyerek yürüyen bir adam var,” dediği takdirde bu daireyi tutmayacağımdan mı korkmuştu? Veya Yalnızlar apartmanında kalıcı olmayacağımdan mı? Üstelik üst katta yaşlı, hasta bir adamın oturduğunun gizlemesinin ne anlamı olabilirdi ki? Her yanıtın yeni bir soru doğuracağı kısır döngüden kurtulmakiçin kalktım, hâlâ tam olarak yerleştiremediğim kitapların arasından ruhlarla ilgili kitabı buldum.
“Bazı ruhlar cezalandırılır, bedenleri yok olduktan sonra fâni dünyada yaşamaya devam ederler. Lanetli, cezalı, kıyamete dek yalnızlığa mahkûm edilmiş ruhlardır bunlar. Günahı beden işledi, ruhun günahla ne ilişkisi olabilir ki? diye yalvarırlar. Onlara beden soluduğu sürece ruhla bir bütün olduğu hatırlatılır. Sonsuz istirahate kabul edilmezler. Fâni dünyayla ahret arasında bir yerlerdedirler. Yeni bir beden verilmez onlara, affolmaları için suçlarının ne olduğu da bildirilmez, arasınlar ve kendileri bulsunlar istenir. Bu ruhlar bedenlerini son gördükleri yere geri dönerler, beklerler ki orası kendilerini sahiplensin ve rahat etsinler. Hatalarını bulmak için bedenlerinin tüm yaşamını yeniden yaşamaya çalışırlar. Gaflet içinde olduklarından bilmezler ki tüm çabaları boşunadır. Cezaları zamandır, sadece süreleri dolduğunda affedileceklerdir.”
Üst katta bedeniyle birlikte işlediği günahın ne olduğunu arayan bir ruh..?
O gece salondaki koltukta uyuyakalmışım.
Uyandığımda saatin kaç olduğuna bakmaksızın kapıcının oturduğu daireye gittim. Sadece bir karış açılan kapının aralığında ağzını ve burnunu yemeniyle kapatan bir kadın vardı. Kocasının benim taşındığım gün köyüne gittiğini, bugün öğleden sonra geleceğini, neden aradığımı sordu. Geceleri üst kattan gelen sesleri söyledim. Anlamaz şekilde yüzüme baktı. “Geceleri üst kattan sesler geliyor,” diye yineledim, “kocan gelince bana uğrasın.”
O gün hemen hiç çalışamadım, kulağım hep üst kattan gelecek bir ses bekliyordu. İki gecedir yarım yamalak uyuduğum için olsa gerek bir ara salondaki divanda içim geçmiş olmalı; o uykuda rüya olduğundan emin olduğum bir rüya gördüm.
Rüyamda, yatağımda uyuyordum, sonra birden gözlerimi açtım. Başımda bir adam dikilmişti, beyaz saçları, beyaz sakalı, ciddi ifadeli, kavruk, derin çizgiler olan bir yüzü vardı. Gözleri kahverengiydi. Bakışlarının sertliği de, yatak odamda olması da korkutmuştu beni, doğrulamaya çalıştım, beceremedim; birşeyler söylemek istedim, ağzımı açtım ama ses çıkmadı. Yüzünün bu kadar belirgin olmasına karşın bedenini tam olarak göremediğimi fark ettim, üzerinde yere kadar inen beyaz bir giysi vardı. Yatağın kenarından uzaklaştı, o uzaklaştıkça sanki çekimindeymişim gibi ben de doğruldum. Salona doğru ilerledik, ama geldiğimiz yer, daha evvelden hiç bilmediğim bir evde bir odaydı. Bir ranza vardı ve ranzanın üst katında hasta olduğunu bir şekilde bildiğim bir adam yatıyordu. Birden yanında bir kadın belirdi, adama kendisini hatırlayıp hatırlamadığını sordu. Hatırlıyorum, dedi adam, ablamsın. Ve seni almaya geldim, dedi kadın, şimdi yana dön ve kendini boşluğa bırak. Merak etme düşmeyeceksin, hafifleyeceksin, kendini çok iyi hissedeceksin, zaten ben seni tutacağım. Adam kıpırdamadı. Söylediklerini bir kez daha yineledi kadın. Adam yine kıpırdamadı. Kadın adamın yanına uzandı, sonra bir anda yerde gördüm ikisini de. Bak, dedi kadın, ne kadar kolaymış, ama ranzadan kendini bırakan sen olmalısın, ben sadece acı çekmeyeceğini göstermek istedim sana. Adamı yine ranzada yatarken gördüm. haydi gel, diyordu kadın, bırak kendini artık.
Rüyanın verdiği rahatsızlıktan mı, kapının çalmasından mı uyandım bilmiyorum ama ter içindeydim. Gelen kapıcıydı, bir şey söylememe fırsat vermeden, “Üst katta kimse oturmuyor,” diye iki gün evvel söylediğini tekrarladı. Sesi yine renksizdi, neden karımı rahatsız ettin, zaten oranın boş olduğunu söylemiştim gibilerinden bir ima yoktu.
“İki gecedir üst kattan gelen seslerden uyuyamıyorum. Sanki biri yürüyormuş, birileri konuşuyormuş gibi,” dedim. Sonra, sanki iki gecedir onca şeyi düşünen ben değilmişim gibi, “Ne bileyim, belki içeride fare filan vardır,” diye ilave ettim.
“Apartman eski. Rüzgar kapı, pencere aralarından girip uğultu yapıyor olabilir,” dedi.
Olabilecek en yumuşak sesimle konuştum.
“Çıkıp bir bakalım mı?”
Üst kat gerçekten boştu. O kadar uzun zamandır kullanılmamıştı ki, her yer toz içindeydi. Balkon kapısı da pencereler de kapalıydı. Elimde olmadan asılı resim var mı diye duvarlara baktım, yerlerdeki tozun üzerinde sürünen terliklerin izini aradı gözlerim. Salonda bir gece evvel sesleri duyduğum köşeye geldim, ne bir sandalye, ne de bir koltuk olmasına rağmen nerede oturup konuştuklarını canlandırmaya çalıştım. Uğultular göre adamın şurada karşısındakinin de burada oturduğuna karar verdim. Yatak odasıyla salon arasındaki koridora takıldı gözlerim, uzun değildi ama yine de nefes darlığı çeken, zor yürüyen biri için kat edilmesi zor bir mesafeydi. Salona bir divan koymuşlardır diye düşündüm, tuvalete de yakın,koltuğunun yanında, elinin kolayca ulaşabileceği mesafede mutlaka transistörlü bir radyo da vardır. Yürürken soluklanma aralarında destek aldığı masa salonun ortalarında, duvara dayalı olmalı, böylece zaten ufak olan salonu daha da küçültmez. Her işini sadece salonda yaşayarak halledebilir. Pencereden baktığında iyi kötü bir iki ağaç, sokağın bir bölümünü de görüyor. Mutfaktaki raflarda dairede önceden yaşamış olandan kalan bir bardak bile yoktu. Hoş mutfağı kullanmıyor ki, diye düşündüm; yemekleri kapıcının karısı getiriyor. Kendi tabak çatalını getiriyor, sonra evine götürüp yıkıyordur. Zaten yaşlı ve hasta biri ne kadar yiyebilir, günde kaç tabak kirletebilir ki?
Daire boştu, toz içindeydi ama baktığımda gece duyduğum seslerin yaşanmışlığını görebiliyordum. Gördüklerim bir toz perdesinin ardında da olsa canlıydı. Adı ruh olsun, beden olsun geceleri biri geliyordu bu daireye, hatta iki kişi de olabillirdi gelenler. Şimdi boş, toz içinde, uzun süredir insansızmış gibi görünmesi, geceleri de bu halde olduğunu göstermezdi ki...
O gece deliksiz bir uyku umuduyla içebildiğim kadar içtim. Nerede sızdığımı bile hatırlamıyorum, yatağımda da olabilir, koltukta da, salonda yerde de. Ama bu kez gecenin bir vaktinde beni uyandıran sesler sadece terlik sürtmesi, hırıtılı nefes, uğultular değildi. Müzik sesi geliyordu üst kattan, gürültüler geliyordu, söylenenleri anlamasam bile kahkahaları duyabiliyordum. Başım ağrıyordu, ağzımda sigaranın, içkinin tatları vardı ama yine de ayağa kalkmaya becerdim, düzgün yürüyebildim de. Kapımı açtım, merdivelerden çıkmaya başladım. Her basamakta sesler daha belirginleşiyor, müzik yükseliyor, kahkahalar da şenleniyordu.
Üst kattaki dairenin kapısı açıktı. Kim olduğumun sorulmayacağını; uzamış sakalımın, uykusuzluktan şiş gözlerimin kimsenin dikkatini çekmeyeceğini umarak içeri girdim.
İçki, sigara kokusu doluydu salon; gündüz düşlediğim gibi, masa duvara dayalıydı. Duvarlarda resimler asılıydı, hemen hepsi bakanı içine çeken neşeli manzara resimleriydi. Masanın üzerinde transistörlü radyo duruyordu. Duvarlardan birine yaskanmıi camlı dolabın içinde değişik bardaklar, bir iki tane de biblo sıralanmıştı. Pencerenin önünde iki tane koltuk vardı
Ve salonun loş bir köşesinde koltukta oturmakta olan yüz hatlarını tam olarak seçemediğim adam dışında odada başka kimse yoktu. Uğultuların, kahkahaların sahiplerini göremiyordum.
Adam kolunu kaldırdı, bir hareket yaptı ve müzik, kahkahalar bir anda kesildi. Karşısındaki koltupu gösterdi.
“Oturmaz mısın?
Büyülenmiş gibi koltuğa oturdum.
“Nerelerdeydin?” diye sordu. Yarı karanlıkta yüzünü görmeye çalıştığımı fark ettiğinde pek de yabancı gelmeyen bir kahlaha attı ve elinin bir hareketiylesalon aydınlandı.
Tek bir kelime söyleyemeden yüzüne bakıyordum.
“Buraya ilk geldiğinde çok erkendi, “ dedi. “Sen de kalamayacağını biliyordun. Kalmayı düşündüğünde, her şeyi terk edip kendini unutturabileceğine inandığında bile yapamayacağını biliyordun. Karın, çocukların, metresin, işin değildi peşinden koşacak olanlar. Sen kendini bırakmayacaktın. Geçmişini bir daha asla açmamak üzere bir sandığa koyup o sandığını adını bile bilmediğin bir ülkeye gönderemeyecektin. Hep bir yükün olacaktı. Sandık kendini sana hep hatırlatacaktı.
“Kahkaha atanlar, eğlenenler?” Yanıtını bildiğim bir soruydu sorduğum, kafamı toplamak vakit kazanmak istiyordum aslında.
“Öyle olabilirdi. İçindeki kendini yaşayabileceğin bir yaşam olabilirdi. Hiç yaşamadın. Sadece düşledin. Bilemezsin ki...”
“Bu kez sandıksız, yüksüz geldim,” dedim. “Sadece bir daktilom...”
Sözümü kesti.
“Biliyorum,” dedi. “Ama bu kez de çok geç geldin. Yetişmek istediğin her yere geç kaldın, vardığın yerlere de hep vaktinden önce gittin. Senin için bir başlangıç olamayan Yalnızlar apartmanı sadece sondan bir evvelki durak olacak. Burada tek bir şeyi yaşayabilirsin. Onu bulmak da sana kalmış...”
Bir sisin içine doğru yürür gibi, gözlerimin önünden yavaş yavaş kaybolurken, pencerenin pervazında bir çiçek olduğunu fark ettim.
Yerimden kalktım, ayaklarımı sürterek, arada bir sandalyeye veya masanın köşesine tutunarak, soluğumu toparlaya toparlaya köşedeki divana doğru yürümeye başladım. Uzun süredir, ilk defa, hiç olmadığım kadar huzurluydum.

AĞABEYİMİN ARDINDAN

AĞABEYİMİN ARDINDAN

Gördüğüm kişi ağabeyim değildi; yolda görsem acıyarak bakacağım ama hastalığını bilmeme karşın, acaba o mu diye aklıma getirmeyeceğim biriydi. Kirli sarı renkte bir ten, çökmüş avurtlar, yuvalarından fırlamış, panik içinde, başına neyin geldiğini, olup bitenin ne olduğunu anlamayan ifadeyle etrafa bakan gözler, kurumuş, çatlamış dudaklar… Hava sanki görülen, yakalanabilen bir şeymiş gibi başını öne götürüp ağzını açarak solumaya çalışma… İyiden iyiye incelmiş, derisi kemikler görülecek kadar saydamlaşmış parmaklarıyla kavradığı bardağı titreyen elleriyle zar zor ağzına yaklaştırıp bir yudum suyu içerken bile zorlanması… Şişten öte şiş bir karın… Konuşurken iki kelime arasında nefes almaya çalışması…

“Çok kötüyüm,” dedi ilk söz olarak.

“Sen kimsin?” diye haykırmak istedim, “ağabeyimin evinde, onun koltuğunda, onun kimliğinde oturan kişi, söyle kimsin sen? Dur bakalım bir dakika! Bu kadar kolay mı bir insanın kimliğini almak? Bu kadar kolay mı onun giysilerini, evini sahiplenmek? Senin ağabeyim olmadığını anlamayacak kadar aptal mı zannediyorsun beni? Onun sesini bile taklit edemiyorsun! O gür bir sesle konuşurdu, kelimeleri ardarda söylerdi, vurgular yapardı. Sense, ‘Kötüyüm,’ derken bile tıkanıyorsun. İki cümlesinin biri karşısındakini mutlaka güldürürdü. Sense iki kelimeyi bile bir araya getiremiyorsun! Üstelik iri yarı biriydi ağabeyim, kapılardan sığmazdı, uzun boyluydu, yapılıydı. Senin gibi yürümekten aciz, ufalmış, iki büklüm biri değildi. Rengi de seninkine benzemiyordu, senin gibi hasta görünümde değildi. Parmakları kalındı, elleri titremezdi. Gerçekten kötü birisin sen, ağabeyimin yerine geçip beni kandırmaya çalıştığın için. Söyle, sen kimsin?”

“Ne oldu bana? Halime bak. Hani böyle olmayacaktı?” dedi.

Pijamasının üstünü yukarı çekti, karnı davul gibi şiş ve gergindi. Cildinin üzerinde örümcek ağı gibi damarlar belirmişti. Sağ tarafa elini koydu, “Burası ağrıyor,” dedi, öksürükler ve nefes alma çabaları arasında. Tam karşımda oturuyordu ve güneş sahneyi aydınlatan ışık misali tam gösterdiği yere vuruyordu. “Biraz kaşır mısın burayı?” diye sordu.

“Kaşırsam ağabeyimin nerede olduğunu söyleyecek misin?” diye sordum içimden, sonra yanına gittim, kaşımaya başladım. Sanki az bir bastırsam cildi delinecek ve içindekiler dışarı akacaktı. “Orada, dokunduğun yerde, içimde kötü bir şeyler var,” dedi, “kurtar beni onlardan.” Yanıtlamadım. Hafifçe inliyordu. Ağlamaya başladı. Söyleyecek kelime bulamamanın paniğine düştüm bir anda. “Bir şeyler yedin mi?” gibi aptalca bir soru sordum. “İçim istemiyor,” diye yanıtladı.

Kaşımayı bıraktım, teşekkür etti. Karşısındaki koltuğa oturdum yine. Tabii ki yemek için kendisini zorlamasının anlamsız olduğunu, ama ne bileyim, önünde sürekli olarak beyaz peynir veya sevdiği başka bir şey olduğu takdirde gün boyu azar azar yiyebileceğini söylediğim bilgece bir konuşma yaptım.

“Yalnız kalmaktan korkuyorum,” dedi.

“Dokunulmak istiyorum,” dedi.

“Yani,” dedim içimden, “sen ağabeyimin yerini aldığını zanneden pis, sefil yaratık, ağabeyim olduğun yönünde beni kandırmak için bula bula onun dokunulma isteğini mi buldun? Ben ona sarıldığımda o da bana öyle bir sarılırdı ki, nefes alamazdım kimi zaman. Sarıldığı zaman öyle bir ‘Ahmet’ciğim,’ derdi ki, hissederdim sevgisini. Sense, nereden öğrendiysen adımı, sadece ‘Ahmet,’ diyorsun, onu da tıkana tıkana zar zor telaffuz ediyorsun.”

Aslında, “Bana dokunun,” derken söylemek istediği, “beni yaşadığıma inandırın”dı. Titreyen elleriyle kendine dokunduğunda, yerini, kimliğini almış olan, tanıdığı Cem’i gün be gün yok eden, bir senedir savaştığı ama ne olduğunu bilmediği bir şeyle temas ediyordu. Kendi eli olması gereken beş parmaklı uzuv, yıllardır olduğu gibi başına, karnına, göğsüne, kolunun erişebileceği her yere gidiyordu. Ama temas sonrasında algıladığı her zamankinden farklıydı. Bir başkasıydı dokunduğu ama vücut kendi vücuduydu; el de kendi eli. Düştüğü şaşkınlıktan kurtulmak için de, “Bana dokunun,” diyordu, “dokunun ve benim hâlâ ben olduğumu söyleyin.”

Yerinden kalktı, kanepeye uzandı, yan döndü. “Rica etsem sırtımı kaşır mısın?”

Halıya oturdum, sırtını kaşımaya başladım.

“Akşamları kötü oluyorum,” dedi. “Sence neden acaba?”

“Gece olduğunda hastalar için vakit geçmek bilmez. Karanlık her zaman korkutucudur. Hasta olmayan insan bile yalnız kalmaktan korkar. Geceleri ise yalnızlık duygusunun doruğa çıktığı zamanlardır. Ama korkmana gerek yok. Uykun geldiğinde kendini rahat bırak ve uyu. Gevşek olmaya çalış. Merak etme geceleri hiçbir şey olmaz. Bak, geceleri uyuyamadığın için gündüzleri halsiz oluyorsun. O yüzden beslenmen bozuluyor. Kan sayımın hep düşük çıkıyor. İstersen şimdi uyu, ben yanındayken.”

Bunları söylediğimi ağabeyim duysaydı kahkahalarla gülerdi. Yine yazarlığımın tuttuğunu söylerdi. Başkasına anlatırken de dalga geçerdi. Ama onun yerine geçmeye çalışan kişi uyudu.

Teorik çözümler ne kolay, değil mi? Ve insana yönelik teorik çözümlerin uygulanabilenleri ne kadar az?

Sonra uyandı. Menemen yaptım, yedi.
Sonra su içti.
Sonra bacaklarına masaj yaptırdı.
Sonra soda içmesinde zarar olup olmadığını sordu.
Sonra kollarını sıkmamı istedi.
Sonra yattı.
Sonra kalktı, saati sordu.
Sonra çay istedi.
Sonra birinin gelip kendisine biyoenerji verdiğini, faydalı olup olmayacağını sordu.
Sonra çok sıvı almasının yararlı olup olmayacağını sordu.
Sonra tekrar sırtını kaşıttı.

Akşam balık vardı. Ayıkladım, yedi.
Sonra yorgun olduğunu ve içeri gidip uzanacağını söyledi. Ben de kalkınca neden yemediğimi sordu.

“Ağabeyimle yemeklerde sohbet ederdik. Önce içki içerken tadımlık bir şeyler getirtirdik. Sonra salata, ana yemek gelirdi. Etraftakilere bakıp onlar hakkında konuşurduk. Kimisini evlendirirdik, kimisinin daha toy olduğuna karar verirdik. Kimisi için, bizim yanımızda olsaydı neler konuşacağımızı düşlerdik. Sonra kahve içmeye başka yere giderdik. Sonra eve döndüğümüzde gece konuşmaları başlardı. Yine kahve içerdik. Televizyondaki program hakkında konuşurduk. Geçmişte yaptıklarımızdan bahsederdik. Gelecekte yapacaklarımızı alatırdık birbirimize. Birlikte yapacağımız şeyleri düşlerdik. Fıkralar anlatırdık. Dalga geçerdik.

“Şimdi sen, onun kılığında, karşıma geçmiş hem konuşmuyorsun, hem de yemiyorsun. Protesto ediyorum, ben de yemiyorum.”

Doyduğumu söyledim.

Akşam yatarken, ertesi sabah yanıma gelip gelemeyeceğini sordu.

Sabah, sanki onu geleceği anı biliyormuşum veya uyandığımı biliyormuş gibi, gözlerimi açtığım anda odaya geldi. Yatağın kenarına oturdu.

“Uzanacağım ama bacaklarımın arasında şarap şişeleri var.”
“Şimdi kaldırıyorum onları ağabey,” dedim yattığım yerden, “ haydi şimdi yat.”
“Ama kitaplar açık, sayfalarına ne olacak?”
“Onları da kapatırız. Bak, oldu bile.”

Uzandı, kollarını, sırtını okşamaya başladım. Bir süre sessiz kaldı.
“Bu kâbuslar, içinde olduğum zaman da kötü, olmadığım zaman da.”
“Önemli değil ağabey, ben de çok görürdüm.”

Günceme ağabeyimin geçen yıl gördüğü bir rüyayı yazmışım.

8 Ağustos, saat sabah karşı iki.

Biraz evvel ağabeyim uyandı. “Ölmemek için geldim,” diye çıktı odasından. Rüyasını anlattı:

Bir priz işi varmış ve o prizleri alanlar belli bir saatte öleceklermiş. O da ölecekler arasındaymış. Ölüme gelenler için bir tören yapılacakmış. Ağabeyim de bir sürü şeyler hazırlamış tören için; duvar kağıtları, süsler falan filan. Bunları hazırlamak için çok uğraşmış ve yorulmuş. Sonra bir sürü insan içinde yataklar olan bir odaya geçmişler. Saat onda hepsi öleceklermiş. Herkes yatmış. Ağabeyim bakmış, yatıp yorganı çeken ölecek, “Ölmemek için ne yapabilirim?” diye düşünmeye başlamış. Orada birini görmüş yardım istemek için konuşmaya çalışmış ama adam yüz vermemiş. O da bunu üzerine elindeki prizi ona fırlatmış. Priz adam gidene kadar köstekl saate dönüşmüş. Adam da saati ağabeyime geri fırlatmış. Konuşmamışlar. Sonra ağabeyim bakmış, herkes yatmış ve ölüm saati yaklaşıyor. Sıkıldığı veya konuşmak istediği takdirde yanıma gelebileceğini söylediğimi hatırlamış. Rüyasında odadan çıkmış. Balkondaymışım. Önümüz denizmiş ve teknelere işaretler yapıyormuşum. Onun üzerine, “Bu öyle olmayacak,” diyerek uyanmış.
Şimdi koltukta uyuyor.
Birkaç gece evvel de rüyasında merhum babasını gördüğünü söylemişti. Babası rüyasında önce, “Gel, bekliyorum,” demiş sonra da, “Gelme,” demiş.
Bu rüyaların sonuna, “Yorumları açık ve olumlu. Hastalıkla savaşacak,” yazmışım.

“Saçmalıyorum, değil mi?”
“Niye saçmalık olsun ki ağabey? Anlatman daha iyi, duymak isterim.”

Sessiz kaldı. Konu değiştirmek için yakınlarda poğaça, simit alabileceğim bir yer olup olmadığını sordum. Bir sokak ötedeki pastaneyi tarif etti, sonra birlikte gitmemizi istedi.

Sokağa çıktığımızda, “Biliyor musun?” dedi, “üç aydır ilk defa çıkıyorum.”

Yüz elli meterlik yolu yirmi dakikada yürüyüp pastaneye vardık. Oturduk, birer portakal suyu söyledik.

“Denizi o kadar özledim ki…”
“Seyretmeyi mi, girmeyi mi?”
“Girmeyi.”
“İstanbul’a gelebilirsin.”
“Nasıl?”
“Yataklıyla veya arabayla. Her gün görüşebiliriz, hiç de yalnız kalmasın.”

Dönüşte koluma girdi. Yorulduğunu söyledi, bir ağaca tutundu. Sanki ilk defa görüyormuş gibi etrafa bakmaya başladı.

“Buraları ne kadar değişti, değil mi?” diye konu açmaya çalıştım, yanıtlamadı.

Öğleden sonra bir ara yine ağladı. İyi olacağına inandırılmış ve sonrasında kandırıldığını anlamış olmasının verdiği ikilemle, artık kendi için bir şey yapamayacağını algılamanın isyanından doğan gözyaşlarıydı döktükleri.

Akşam ayrılmadan önce, bacaklarına masaj yapmamı istedi. Sonra, “Tabanlarıma dokunur musun?” dedi, “sonra da ayak parmaklarıma?”

Dışarıya karanlık çökmüşken, televizyonun sadece görüntüsü varken, odada kimsenin konuşmadığı o anda, ağabeyimin yerini almış kişiyi de sevmeye başladığımı fark ettim. Eskiden incecik olduğunu bildiğim, şimdi ise şişmiş olan o bacaklar çocukluğumda, okuldan geldiğimde gazete kağıdını top haline getirip benimle maç yapan; eski evin terasında bana poz verdirip resmimi çeken; bir tahtaya çiviler çakıp onu futbol sahasıa dönüştüren; Ankara’dan dönüşünü her seferinde heyecanla beklediğim, bir çok açıdan kendimle özdeşleştirdiğim, benzemeye çalıştığım birine aitti bir zamanlar. Ve ağabeyim, yerini almış o kişiyle yaşamak zorunda kaldığına göre, ben de yanında olabilirdim.

Trene bindiğim zaman elimde olmadan ağlamaya başladım. Biri geldi kompartmana. Neden ağladığımı sordu. “Hiç, önemli bir şey yok,” anlamında elimi salladım.

Aslında, “Çok seveceğimi zannettiğim biriyle tanıştım,” demek istiyordum.

10 Eylül 2008 Çarşamba

BEYOĞLU


Beyoğlu insanı hem sahiplenen hem de dışlayan bir belde. Günün her saatindeki kalabalıklığı, insan tiplerinin çokluğu, karmaşası, gürültüsü, renkliliğiyle her dem çekici. Hemen herkes, nereden ve ne amaçla gelmiş olursa olsun, ortada kendini bulabiliyor; kendinden, yabancı olmadığı bir parça keşfedebiliyor. O an’la, o parçayı gördüğü/yeniden tanıştığı/algıladığı/ duyumsadığı an’la hemken iletişime geçiyor ve sanıyor ki, o an’a sahip olduğu anda, kentin de sahibi olacak. Karakedi plakçısından dışarı fırlayan bir melodi onu geldiği yere götürüyor; götürürken de beraberinde nice anıyı sunuyor beraberinde. O anı labirentinde, yabancı bir yerde tam kendini bildik bir yerde ve güvende hissetmeye başlamışken insan, birden detaylar değişiveriyor. Biri çarpıyor yürürken, biri ayağa basıyor, biri yüksek sesle bağırmaya başlıyor, bir yerlerden bir koku geliyor, az ilerideki Mefisto’dan bambaşka bir müzik yayılmaya başlıyor ve her tını, her adım, insanların üzerindeki her manto, şapka, kaşkol, bere birden anılar bütünlüğünü bozmaya başlıyor. Bu, kentin, yaşayanlarına oynadığı oyunların en basiti: tam bir yere ait hissettirmişken, birden dışlaması – yalnız olduğunu, tek başına olduğunu algılatması.
İnsan kendini güvende hissettiği yerleri sahiplenmeye meyillidir. Orasıyla özdeşleştirir kendini. Her şeyi kendinden bir parça olarak görmeye başlar, her parçanın da kendinin olduğunu sanır. Beyoğlu ise oyuncudur, sahiplenilmeye izin vermez, tuzaklarla doludur. Birden en uysal kadın gibi kollarını açar, gel bana der, sarıl bana, sık beni, başını omzuma yasla; mutluluğu, huzuru, sakinliği sunacağım sana. Yumuşar insan Beyoğlu karşısında, yollarının pis olduğunu görür, ama burası Beyoğlu, der. Kaosunu yaşar, başka Beyoğlu yok, der. Saray muhallebicisinin vitrinidir insana güvence veren, Çiçek pasajının keşmekeşidir insanı rahatlatan. Emek sinemasının yanlara doğru açılan perdeleridir insana kendini evinde hissettiren. Kapanmış olan Atlas sinemasının yerinde yine o sinemayı görebilmektir kişiye “görebiliyorum, öyleyse hâlâ varım,” dedirten. Değişik pasajlarındaki yozlaşmaya karşın, tarihten gelen kokusudur, insana yıllardır var olduğunu hissettiren. Beyoğlu geçmişi ve geleceği, aynı zaman diliminde; bugünde, o an’da yaşatmayı beceren beldedir. Beyoğlu özlenendir, Beyoğlu ulaşılmak istenendir, Beyoğlu gerçekteki hayal, hayaldeki gerçektir.
Ama…
Beyoğlu bir yandan ‘ama’larla doludur. Yıllardır nicelerine açmıştır kendini ama bakiredir, dokunulmak istemez. Her an insana sunacak dokunulmamış, ellenmemiş, açılmamış bir yeri vardır. Konuşmaya hazırdır ama sırlarla doludur, gizemler saklar derinliklerinde. Her konuşulduğunda bir sırrını açıklar ama her açıkladığı sır, bir başka sırrın olduğunu söyler. Keşfedilmeyi bekleyen Atlantis gibidir, bir zamanlar var olduğuna dair her türlü kanıtı gösterir ama her kanıt bir daha keşfedilemeyeceğinin göstergesidir sanki. Kaprisli bir oyuncudur Beyoğlu; takdir edilmek ister ama fazla alkışlandığında, o kadar da iyi değildim der. Alkışlanmazsa da bozulur, beğenilmediğini sanır ve küser. İlk karşılaşıldığında Beyoğlu insana “Bir bahar akşamı rastladım size / daha önceleri neredeydiniz?” gibilerden bir tını söyler ama eşlik edilmeye kalkıldığında insan ağzından “şimdi uzaklardasın”ın nağmelerinin döküldüğünü görüp şaşar.
Beyoğlu kimi zaman, bilhassa kapalı havalarda, elektrikler yokken, ortalığı sadece ay ışığı aydınlatıyorken, ‘ama’asındaki a’ların başına şapka giyer; o zaman gerçekten kör olur. Görmez etrafını, olup bitenleri. Duygulara, hissedişlere kapatır kapılarını, söylenenleri de duymaz olur. İnsan o zamanlar ulaşamaz Beyoğlu’na; yine oradadır, onladır ama tümüyle bir yabancıdır artık. Ne anılarını anımsayabilir, ne bugünü yaşar, ne geçmişi düşünür, ne de geleceği planlayacak güç bulur kendinde. Boşlukta asılmış gibidir, kendini boşluktan kurtaramayacak gibidir. Anlayamaz önce ne olduğunu, bunca zamandır sevdiği, iletişime girdiği, aşk yaşadığını zannettiği Beyoğlu’nun neden böyle davrandığını çözümleyemez. Aslında yanıtı da yoktur sorularının, Beyoğlu öyle istemiştir sadece; ve açıklama yapmak zorunda da hissetmez kendini.
Bir hermafrodittir Beyoğlu, hem kadın hem de erkek; hem bir amazon, hem de en cilveli sevgili; hem sadece aşil kemiğinden yaralanabilen bir Truva savaşçısı, hem de hiç zırhı olmayan bir yer; hem aydınlıkların kraliçesi, hem de karanlıkların prensi; hem ısıtan güneş, hem de üşüten ayaz; hem koruyucu, hem de korunmaya en muhtaç olan; sessizlikte vahşi geceler yaratabilen ama en korkulu anda sakin kalabilen; hem kaçan hem de kovalayan; av tanrıçası Diana olan ama kendi de av olabilen.
Bir tutkudur Beyoğlu, hem fırtınalı bir hava, hem dalgalı bir deniz, hem doğan güneş, hem tan ağartısı, hem de mehtap olabilen.