9 Eylül 2008 Salı

KURAMLAR GEÇİCİ, KURBAĞALAR KALICIDIR

Yukarıdaki sözler Jean Rondstand isimli bir biyoloğa ait. Düşünüldüğünde, oldukça ironik sözler; yıllardan beri biyoloji derslerinde kurbağalar üzerinde deneyler yapılıyor, daha da genişletelim, tüm ilaçlar öncelikle hayvanlar üzerinde deneniyor, bu deneylerden alınan sonuçlara göre kuramlar oluşturuluyor ve bir süre sonra hiç sarsılmayacağı varsayılan kuramın yerini bir başkasının aldığını görüyoruz. İlkini bir köşeye iten kuramın geliştirilmesinde de ilk adım bir kurbağa, bir hayvan deneyiyle başlamıştır. Gerçekten de kurbağalar hep varlar, kuramlar ise son kullanım tarihlerinden sonra bir kenara itiliyorlar.

Lewiss Caroll’un ölümsüz klasiği Alice Harikalar Diyarında isimli kitapta Alice ile kraliçe arasında aşağıdaki konuşma geçer:
“İmkansız şeylere inanmak mümkün değildir, dedi Alice.
“Bana kalırsa sen bu konuda fazla araştırma yapmamışsın,” dedi kraliçe… “Benim bazı bazı, kahvaltıdan önce altı imkansız şeye birden inandığım olmuştur.”

Olanaksızı yaratmak veya olanaksıza inanmak… Aslında bilimin felsefesinde bu yatıyor. Tarih boyunca bakıldığında, en büyük buluşların en basit sorulardan kaynaklandığı görülür. Örneğin, 2500 yıl önce Demokritos, “Demirin atomları arasındaki mesafe birbirine yakın, elmanın atomları arasındaki mesafe birbirine uzaktır,” demiştir. Demokritos’un bu sonuca ulaşmak için yaptığı çocuksu bir gözlemdir: “Ben elmayı bıçakla kesebiliyor, oysa demiri kesemiyorum. Demek ki demirin atomları arasına giremiyorum. Demek ki demirin atomları arasındaki mesafe birbirlerine yakın, elmanın atomları arasındaki mesafe ise birbirlerine uzaktır.”

Burada önemli olan sorunun, salt soru sormak için sorulmamış, bir sonuca varmak için sorulmuş olmasındadır. Gerçekten de eski Yunan’da filozoflar, felsefe yapmış olmak için felsefe yapmamışlardır. Felsefe, veya Philosophia, bilmeyi sevmek anlamına gelir. Felsefe, gerçeği araştırmanın bir yoludur, filozoflar da doğruyu, gerçeği bulmaya çalışmışlardır. Yani, bizim modern dünyamızda, tıp alanında, günümüzün sağladığı tüm modern olanaklarla yapmaya çalıştığımız şeyin aynısı hedeflemişlerdir. Günümüz tıbbında hastaya en kısa yoldan en doğru tanıyı en ekonomik şekilde koyup en etkin tedaviyi en hızlı şekilde hastanın yaşam kalitesini olumsuz yönde en az etkileyecek yöntemle yapma ilkesi (felsefesi) geçerlidir. Tıp bilimi hayatla ilgilidir, basit bir nezlenin tedavisinden en komplike kanser ameliyatına kadar, hekimin reçete yazmakta kullandığı kalemin de, kesiyi yapmakta kullandığı bistürinin de ucunda insan hayatı vardır. Hemen antik Yunan’a dönelim. Antik Yunan’da felsefe okullarının kapısında da, “Biz hayat için öğreniriz,” yazmaktaydı.

Tıp bilimi hayatla ilgili, felsefe okulunun kapısında hayat için öğrenildiği yazıyor. Varlıklarının ortaklığı bu kadar örtüşürken, tıp biliminin (ve sanatının) felsefi yönü olmadığı düşünülemez. Bir başka filozof, Epikurios, 1500 yıl önce okulunda, “Felsefenin amacı yaşamı kolaylaştırmak ve güzelleştirmektir,” diyordu öğrencilerine. Bizler bugün yaptığımız ameliyatlarla kişiyi bir hastalığından arındırırken, yaşamını güzelleştirmiyor muyuz? Üstelik bu güzelleştirme hastadan da öte, onun yakınlarına da yansımıyor mu?

Ancak felsefenin insanı gülümseten yönünü bir yana bırakırsak, günümüz Türkiye’sinde doktorluğumuzu uygularken felsefeyi hak ettiği(miz) kadar mesleğimize sokamıyoruz. Böyle olmasının nedenleri ekonomik koşullardan tutun da, sağlığın artık politik bir meta haline gelmesine kadar, geniş bir yelpaze içinde değerlendirilebilir. Ama neden ne olursa olsun, mesleğin felsefesi kaybedildiğinde, pratikte uygulama devam etmesine karşın, kişinin mesleğiyle arasına mesafe koyması, onu sadece bir “iş” olarak görmesi, dolayısıyla yarattığı güzelliğin ve farkın ayrımında olmaması, sonuç olarak da mutsuz olması kaçınılmazdır. Buna en iyi örnek olarak, 500 yıl boyunca dünyaya tıbbı öğreten İbn-i Sina’yı verebiliriz. İbn-i Sina, “Hiçbir şey hiçlikten yaratılmaz sevgili Memius. Ve var olan bir şey de hiçliğe gitmez. Sadece şekil değiştirir,” diyen Lucretius’dan asırlar sonra, insan bedenini evren olarak görüyor ve, “Şu evrene bakarsan görürsün ki, yapılması yıkılmak, yıkılması yapılmak içindir,” diyordu. Gerçekten de metabolizmanı iki öğesi bu şekildedir: anabolizma yapılmak, katabolizma yıkılmaktır. Vücut protein katabolizması ile maddeyi amino asitlere parçalar (katabolizma) ve bu ürünleri yeni proteinlerin sentezinde kullanır (anabolizma).

Ancak, bu görüşlere sahip, modern tıbbın kanıtladığı bir dizi kuramı yıllar evvel dile getiren İbn-i Sina’ya nasıl davranıldı? Yıllarını hapiste geçirdi, 24 ciltlik kanun-nameyi hapiste yazdı ve sonra da son sözü söyledi: “Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder.” Yakın tarihimizde 1402’likler olarak adlandırılan, değişik gerekçelerle üniversitelerden uzaklaştırılan bilim adamlarımızı, daha yakın tarihte bir üniversitemizin rektörüne reva görülen davranışları getirin aklınıza. “Nefsini ilimlerle süsle ve geliştirmeye çalış. İlimden başka şeylerin hepsini bırak. İlimde her şey vardır,” diyen ve sonra yaşadığı yer terk edip ölümü göze alarak çöllerde yürüyerek başka ülkeye giden İbn-i Sina’ya hak vermemek elde mi?

İbn-i Sina’nın söyledikleri günümüzde felsefi açıdan yorumlanabilir ama onun amacı gerçeği aramaktı. Aynı şekilde gerçeği arayan diğer bir kişi de Ömer Hayyam’dı. Hayyam varlıklı bir ailenin oğluydu, prensin yakın arkadaşıydı, Nişabur’un en zengin ailesinin kızıyla nişanlıydı. Tıp adamı, şair ve cebir bilimcisi olarak tanınan Hayyam, dini otoriteye karşı gelerek, hayatını tehlikeye atarak gerçeği ararken, cebir yapmak için cebir, şiir yazmış olmak için şiir, bilim yapmış olmak için bilimle uğraşmadı – aynen bizlerin ameliyat yapmış olmak için ameliyat yapmamamız gerektiği gibi. Hayyam’ın amacı, bilinenlerden bilinmeyene ulaşmaktı. Bizler bugün daha şanslıyız, bilinenler çoğaldı, bilinmeyenler azaldı. Bilinmeyenlere ulaşmak için artık elimizde veri birikimi, teknoloji var. Ama günümüz Türkiye’sinde, hâlâ ilimi, bilimi bir kenara atarak, yoksayarak, görmeden gelerek İbn-i Sina’yı çöllere süren, Hayyam’ın rasathanesi yerle bir eden görüşte olanlar var.

Hayyam karşılık beklemeden peşinde olduğu gerçeğe ulaşma yolundaki uğraşlarını şiirlerle dile getirmişti. Yakalansaydı, linç edilecekti. Günümüzde Allah’tan linç etme diye bir kavram yok. Ama kanımca onun yerine daha da kötüsü var. Sağlık hizmetlerine siyasetin karıştırılması, ilimle uğraşanları linç etmiyor belki ama ilerlemenin ve araştırmanın önü sistemli bir şekilde tıkanıyor. Burada asıl engellenen gerçeğe ulaşma çabalarıdır; çünkü engelleyenler biliyorlar ki metodolojinin yardımıyla ilim gerçekleri ortaya koyduğunda şu anda bulundukları konumu bir daha geri alamamak üzerine kaybedecekler.

Metodolojiyi tıbba Claude Bernard getirmiştir. Metodolojiye göre bir problem veya sorun ortaya çıktığında, onu çözmek için bir varsayım geliştirilir. Bu varsayımı doğrulamak için deneyler yapılır. Varsayım deneyler sonucu doğrulanırsa teori olarak benimsenir. Sonrasında zamanın sınavını geçerse de kanun haline dönüşür. Burada altı çizilmesi gereken “problem” veya “sorun” kelimesidir. Kelime anlamı olarak sorun, mesele demektir, yani yaşamı zorlaştıran bir etmen, yaşamın daha güzel olmasını engelleyen bir öğe. O sorunun çözülmesi, yaşamı güzelleştirecektir. Ve yine başa dönüyoruz: “Felsefenin amacı yaşamı kolaylaştırmak ve güzelleştirmektir,”

Ancak felsefenin ana ilkesini başka bir kelime oluşturur: sorun ortaya çıktığında onu çözmek için varsayım geliştirmek gerekir demiştik. Bu varsayımı geliştirmek için de düşünmek gerekir. Sonradan deneye dönüşecek olan varsayım, düşünce olmadan geliştirilemez. İlim adamının felsefi yönü de zaten öncelikle buradadır. Herhangi bir cerrah bir ameliyatı neden yaptığını, bir ilacı neden yazdığını düşünmeden cerrahi girişim yaptığında veya reçete yazdığında, Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminde karikatürize ettiği, bir iş bandının başında önüne gelen makinenin belli bir vidasını otomatik hareketlerle sıkan bir insan-makineden farkı kalmaz.

Zaten tarih oyunca ilim ve bilime karşı çıkanlar, öncelikle düşünme yetisini ve düşündüğünü söyleme özgürlüğünü engellemeye çalışmışlardır. “Benim dediğimi dinle ve duyduğunu uygula. Senin düşünme gerek yok. Benim dediğimden farklı düşündüğün takdirde cezalandırılsın,” mantığı olan sistemlerde, bu sistemin adı ister faşizm, ister aşırı dincilik, ister diktatörlük olsun, hedeflenen aynıdır: belli bir kesimin kendi amaçları doğrultusunda, geldikleri yeri ve ellerindeki gücü kaybetmeme amacı (bir yandan da kaybetme korkusuyla) ne kadar basit, ilkel ve düşünceden uzak olduklarının ortaya çıkmasını engellemek.

Bu amaçla yapılabileceklerin sınırı yoktur, ama tarihe bakıldığında, bu düşüncede olanların ilk saldırdıkları kişiler üniversitedeki akademisyenlerdir, çünkü mutlak olmasa da, genelde üniversiteler ilmin, düşüncenin doğduğu, fikirlerin geliştirildiği yerlerdir. Günümüzde akademik ilerleme ülkemizde maalesef, bir akademisyenin ne kadar fikir geliştirdiğiyle değil, ne kadar yayın yaptığıyla belirlenmektedir. Yani, bir akademisyenin değeri yayımladığı makalelerle belirlenmektedir. Dolayısıyla, akademisyenliği, “bilim adamı makale yazar,” diye özetleyebiliriz. Ama bu da yetmemektedir. İstenilen bilim adamının makalelerini ülkesinin dışında yayımlamasıdır. Öte yandan bu da yeterli bulunmaz ülkemizde. Bilim adamı yayınını “impact” faktörü yüksek dergilerde yapmalıdır. Ve son olarak da yayın sayısını olabildiğince artırmalıdır.

Bu durumda Galileo ve Newton ülkemiz kriterlerine göre bilim adamı değillerdir; Faraday ise doçentlik sınavına müracaat bile edemez.

Bilim adamlığına yeni bir tanım vermek gerekliliği bir gerçek: bilim adamı diğerlerinden ayrı bir homo sapiens türü değildir. Bilmeyi isteyen herkes bilim adamıdır, bir sorunu çözmekte bilimsel yöntemler kullanan herkes de araştırıcıdır. Araştırmanın başlangıç noktası, bu sorunu nasıl çözebilirim? sorusudur. İlginçtir, sorun kelimesi Türk Dil Kurumu sözlüğünde dert kelimesi ile eşanlamlıdır. Yani çözümü bilinmeyen bir “dert” araştırma ateşini (bilim adamlığını) tutuşturan kibrittir. Yine felsefeye dönersek, Mevleviler birbirlerini gördüklerinde, “Allah derdini artırsın,” derler. Bu kötü bir dilek değildir. Bu dileğin anlamı, kişiyi araştırmaya sevk etmektir; çünkü araştıracak şeyi olmayan kişinin öğrenecek bir şeyi de yok demektir. Öğrenmek, araştırmak için bir itkisi olmayan bir adama ise sadece acıyarak bakmak gerekir.

Bilim adamı, araştırıcı, öğreten ve öğretme isteği olan kişi etrafını aydınlatan kişidir, karanlıktan kurtulmayı hedefleyen bireydir. Bunun aksi olan bireyler ise karanlıkta kalmaya mahkumdurlar. Ömer Hayyam bu tip insanları kör olarak nitelendirmiş ve şu dizeleri yazmıştır:
Ey Kör,Bu yer,Bu gökler boştur boş.Sen onu bunu bırak ta, gönlünü hoş tut hoş.Şu durmadan kurulup dağılan evrende alacağın bir nefestir,O da boştur boş.

Tarih boyunca aydınlanmaya karşı olanlar hep bağnazlar olmuştur. Buna karşın, gecikmeli de olsa bilim ve sağduyu, düşünceden kaynaklanan fikirler, düşünülerek varılan sonuçlar her zaman bu bağnazlığı yenmiştir. Dolayısıyla gerçeği arayan kişi olan bilim adamının tanımı, düşünmeyi bilen, gerçeği arayan, ulaşacağı sonuçtan korkmayan, bir sonuca ulaştıktan sonra araştırmalarına, arayışına devam eden, amacı sorunları çözmek olan gözlemci, olmalıdır. Bilim adamının hedefi yaşamın kolaylaştırmak, yaşam için yaşamak olmalıdır. Bilimle uğraşmak bir yaşam şeklidir ve bunun yapılan yayın sayısı hiçbir şekilde ilgisi yoktur. Prof. Dr. Nezih Hekim’in dediği gibi, “Kendimize ait görüşlerimizin olması, iyi bir gözlemci olmamız, sorunları çözmek üzere yola çıkmamız, yaptığımız işle ilgili düşünmemiz, bizi kendi alanımızın filozofu yapacaktır.”

Felsefenin başlangıcının yaşamı güzelleştirmek ilkesine ve sorunlara (dertlere, problemlere) umar bulmak olduğunu söylemiştik. Bir hekim de okuyarak, gözlemleyerek ya da deneyleyerek öğrendiği her olay üzerinde düşünüyor ve fikir geliştiriyorsa, o da artık kendi alanında bir düşünür ve bir felsefecisidir. Yıllardır olduğu gibi, arada bu gelişimi engellemeye çalışanlar olacaktır. Onlara yine Hayyam’ın bir şiiriyle yanıt vermek gerekir:

Ey Kara Cübbeli,
Senin gündüzün gece.
Taş atma dünyayı bilmek İsteyenlere,
Onlar Yaratanın peşindeler.
Seninse aklın fikrin abdest bozan şeylerde.

TIBBIN SANAT OLAN YÖNÜ

Tıp tarihinin başlarında hastalıkların gelişimiyle ilgili iki görüş hakimdi. Hipokrat ve takipçilerine göre hastalıklar, “... hastanın içinde ve dışındaki doğal dengenin bozulmasından,” kaynaklanır. Ontolojik kuramda ise hastalıklar, “... vücudun belli bölümlerini tutan,” nesnelerdir. Birinci görüş hastalığın genellliğini, ikincisiyse lokal olduğunu öne çıkarmaktadır. Günümüzde bilimin ve teknolojinin yardımıyla oldukça ilerlemiş, yaşam süresinin uzamasını sağlamış, bir zamanlar ölümcül olan hastalıklara çare bulmuşsa da, aslında hastalıkların genel veya lokal olgular olup olmadığı tartışmasına kesin bir yanıt bulunmamış; hatta bu tartışma bir kenara bırakılarak tüm hastalıklara bir “isim” konulma çabası öne çıkmıştır.
Bunun bir sürü örneği verilebilir: Mesela metastatik adenokanser bir tanı değildir ama metastatik prostat adenokanseri bir tanıdır. Veya orijini bilinmeyen bir kanserin kaynaklandığı yeri bulmak için kimi zaman hiç yararı olmasa bile hastayı oldukça yoran testler yapılmaktadır. PSA’nın normal değerlerin üzerinde olması bir hastalık olmaması bir yana, aslında şikayet bile değildir (şikayet türk dil kurumu sözlüğünde hoşnutsuzluk belirten söz veya yazı, sızlanma olarak tanımlanmaktadır.) Ancak tıp günümüzde öyle bir noktaya gelmiştir ki, biz hekimler belli kalıplar içinde hemen her şikayeti bir “hastalık adıyla” birleştirme ve tedavi etme yönüne gidiyoruz. Bilimsel yaklaşım tabii ki bunu gerektirir, ama unutmamak gerekir ki bilimsel teoriler sadece tanıyı belirlemekte ve hastalığı daha iyi anlamamızı sağlamakta; hasta, hasta doktor iletişimi ve hastanın hastalıktan etkilenmesi yönünde bir şey söylememektedir.
Bilimsel gelişmelerin bir yansıması onkoloji alanında belirgindir. Teknolojinin de yardımıyla gelişen/yenilenen ameliyat yöntemleri, ilaç sanayinin araştırma geliştirme projelerine klinisyenlerin daha aktif olarak katılmaları bir dizi kanserde sağaltımı, bir takım kanserlerde ise kaliteli sağkalım süresinin uzamasını sağlamıştır. Fakat tüm bu gelişmelere geniş bir açıdan bakıldığında on dokuzuncu yüzyılın son ve yirminci yüzyılın ilk yarısındaki ilerlemenin insan vücudunun işleyişinin daha iyi anlaşılması sayesinde olduğu ortaya çıkar. Teknolojik ilerlemelerin tıbba katkısı geride bıraktığımız asrın son yarısı itibariyle olmuştur.
Bu noktada, tarihsel gelişim içinde bir sanat olduğu vurgulanan, günümüzde ise teknoloji, bilgi artması, kılavuzlar gibi öğelerin girmesiyle sanatsal yönünü giderek kaybeden ve mekanikleşmekte olan mesleğimizde nerede olduğumuzu sormak gerekir.
Her ne kadar belli bir noktadan sonra karşı olsam da, kılavuzların mesleğimizi (dolayısıyla bizi, hastaya yaklaşımımızı, tedaviyi) yönlendirdiği bir çağda yaşadığımıza göre, mesleğimizi de, aynen kılavuzlarda olduğu gibi kategorize edebiliriz. Buna göre bir doktorun yapması gerekenler:
1. Sorunun ne olduğunu bulmak – tanı
2. Sorunun neden kaynaklandığını bulmak – etyoloji
3. Ne yapılması gerektiğine karar vermek – tedavi
4. Sonrasında ne olacağını öngörmek – prognoz, olarak sıralanabilir.

İlk aşama, yani sorunun ne olduğunun bulunması, için gerekenlerse öncelikle bir insanda “sorun” olması, bu sorunun onun doktora başvurmasını için “şikayete” dönüşmesi, bu şikayetle bize başvurduğunda onu irdeleyebilecek kadar bilgi sahibi olmamızdır. İşimizin zorluğunu vurgulmak açısından basit bir yakınmayı –bel ağrısını- ele alalım. Bir hasta bu şikayetle doktora başvurduğunda doktor hastanın yaşını, cinsiyetini, mesleğini de göz önüne alarak sorgulama yapmak ve bir dizi ayırıcı tanıyı aklına getirmek zorundadır (Tablo 1)

Enflamatuar nedenler
Vertebral disk enflamasyonları
Vertabral osteomyelit
Ankilozan spondilit
Juvenil romatoid artrit
Gelişme bozuklukları
Spondilosis
Spondillestesis kifozu
Scheuermann kifozu
Tethered cord sendromu
Syringomyeli
İdiopatik juvenil osteoporoz
Neoplasmlar
Benign hastalıklar
Kemik kisti anevrizması
Osteoid osteom
Osteoblastom
Eosinofilik granülom
Primer malign hastalıklar
Ewing sarkomu
Osteojenik sarkom
Lösemi
Malign metastatik tümörler
Nöroblastom
Wilm’s tümörü
Vertebraya metastaz yapan tümörler
Spinal kordun primer tümörleri
Astrositom
Ependimom
Mekanik hastalıklar
Adale hastalıkları
Verteral herni
Apofiz halkası kırılması
Vertebral fraktür
Prostat kanseri metastazı
Diğer nedenler
Psikosomatik hastalıklar
İntraabdominal hastalıklar
Enflamatuar kolon hastalıkları
İdrar yolları enfeksiyonu
Böbrek taşı
Over kisti

Tablo 1: Bel ağrısının ayırıcı tanısında düşünülmesi gereken hastalıklar

Bel ağrısı şikayetiyle başvuran hastanın tablo 1’de belirtilen hastalıklardan haberi yoktur. O, bel ağrısının nedenini kendine açıklayamadığı zaman, bel ağrısı nedeniyle yaşam kalitesi düştüğü –işine gidemediği, kendinden bekleneni veremediği, torununu kucaklayamadığı, uyuyamadığı, araba kullanamadığı, yürüyemediği, beline kuşak sararak sıcak tuttuğunda ağrı geçmediği- zaman doktora gelmiştir. Semptom kelimesinin tanımlamasının da bu şekilde yapılması gerektiğine inanıyorum: Semptom, hastanın o güne dek vücudunda hissetmediği, hissettikten sonra kendine açıklayamadığı ve olağan yaşamını sürdürmesine engelleyen ve doktora başvurulduğu anda “şikayet” olarak tanımlanan bulgudur.
Ayırıcı tanıda dikkate alınması gereken hastalıkların çokluğu beraberinde yapılabilecek tetkiklerin de fazla olmasını getirir. Bel ağrısı yakınması olan bir hastada iatenebilecek laboratar tetkiklerinin sayısı ekstrem durumlarda 80’e yaklaşabilir; radyolojik görüntüleme içinse hekim direkt kemik filmlerinden başlayarak BT, MR, PET, nükleer yöntemlerle yapılan kemik incelemeleri isteyebilir; kemikten biyopsi alınması gerekebilir; şayet bel ağrısı metastatik bir kanserden kaynaklanıyorsa, primer kanserin araştırılması ve saptanması başka tetkiklerin yapılmasını gerektirir.
Hekim sadece bel ağrısı nedeniyle tablo 1’deki tüm olası tanıları tetkik yaparak eleyemeyeceğine göre bir takım sorular sorarak (anamnez!!) şikayeti irdelemek ve ona göre hareket etmek zorundadır: Ağrının ne zaman başladığı, şiddeti, hareketlerle ilişkisi olup olmadığı, beraberinde vücudunun başka yerlerinde ağrı olup olmadığı, ağrı olduğu zaman bulantı kusma gibi başka şikayetlerin de olup olmadığı, ağrının belli zamanlarda olup olmadığı, hastanın işi, sık seyahat edip etmediği, ağrının gün boyu zamansal özellik taşıyıp taşımadığı, özgeçmişinde bu ağrıya neden olabilecek hastalıklar veya geçirdiği ameliyatlar veya kazalar... Bu sorular daha da uzatılabilir ve doğal olarak bilhassa yan semptomlarla ilgili sorulara verilecek olumlu veya olumsuz her yanıt başka bir uzmanlık dalının, kimi zamansa birden fazla uzmanlık dalının devreye girmesini gerektirebilir.
İşte günümüzde teknolojiye kelimenin tam anlamıyla sırtını dayamış, dayamaktan da öte onun arkasına sığınmış olan mesleğimizde anamnez alma sanatı tam bu noktada devreye girmelidir. Yıllarca bir “sanat” olarak adlandırılan, bir anlamda “el vermeyle” kişiden kişiye aktarılan, “hoca-talebe, öğretmen-öğrenci” ilişkisinin ömür boyu sürdüğü mesleğimizin sanat yönü son yıllarda kılavuzlar, kimi zaman tartşılması bile düşünülmeyen katı kurallar nedeniyle kaybolmakta, hastanın yakınmasını söylemesiyle birlikte başlayan sorgulama, anamnez kağıtlarındaki sorular ve yanlarındaki kutucuklara işaret konulmasıyla sınırlanmakta, “check list”lerden elde edilen sonuçlarla, neredeyse tamamen matematiksel bir yaklaşımla tetkikler istenmekte, bu tetkikler sonucunda hedef hastayı, yakınmanın hastada yol açtığı rahatsızlığı, yaşamında ne gibi engellemelere neden olduğunu anlamak yerine hastalığa bir isim koymak gibi dar bir noktaya odaklanmakta, bu da beraberinde hastalık yoktur hasta vardır kavramının yitirilmesini getirmektedir.
Doktor hasta iletişiminin kopması sadece tanı aşamasında değil tedavi aşamasında da ortaya çıkmaktadır. 1950 ve sonrasının doktorları tanıyı hastayla konuşarak, minimal tetkik yaparak ve deneyimleriyle koyup ameliyatlarını yaparlarken, 2000 yılı sonrasında minimal konuşma, maksimum tetkik ve sonrasında teknolojinin yardımıyla yapılan ameliyatlar almıştır. Doğal olarak, hastanede kalış süresini kısaltan, mortalite ve morbiditeyi olabilir en aza indirgeyen, hastanın işine ve ailesine olabildiğince kısa sürede dönmesini sağlayan laparoskopik ameliyatlara karşı değilim; ama bu ameliyatların doktorun hastanın vücuduna –organlarına- dokunmasını ortadan tamamiyle kaldırdığını, dolasıyla doktorun hastasına “dokunmasını” , sıcak el temasının getirdiği insani dokunuşu yok ettiğini de kimse yadsıyamaz. Teknoloji tıbbı öyle bir noktaya getirmiştir ki, bırakın hastaya direk dokunmayı, robotik cerrahi sayesinde artık kimi ameliyatlar neredeyse hasta ameliyathanede, doktor da başka odada, robotun başındayken yapılmaktadır.
Acaba yirminci yüzyılın ortalarında sıklıkla söylenen, “Eli çok hafif doktor,” “Bir sanat eseri yaratır gibi ameliyat yapıyor,” cümleleri yerini, “Çok gelişmiş aletlere sahip olan doktor”a mı bırakmakta? Acaba biz doktorlar akciğer grafisi, tomografi, MT, PET scan, nükleer tetkikler, laboratuar tetkikleri nasıl osa doğru tanıyı koymamızı sağlar ve tedaviyi bu şekilde belirleriz diyerek hastayla konuşma süremizi farkında olmadan giderek azaltıyor muyuz? Acaba uzmanların hazırladığı (ama paradoksal olarak uzmanların deneyime dayanan görüşlerinin güvenirlik açısından son sırayı aldığı) kılavuzlara sırtımızı bu kadar dayamamız, kendimizi kendimize, meslekdaşlarımıza, bir hata olduğunda hukuka karşı savunma gereğinin bilinçaltı bir refleksi mi? Herhangi bir hastalık için en doğru olduğuna inandığımız ameliyatı yaparken, tedaviyi uygularken hastanın yaşamını, beklentilerini, ailesini, yaşam kalitesini, yaşamdaki hedeflerini, işini, uğraşlarını, hobilerini, yaptığımız tedavinin yaşamını ne kadar etkileyeceğini ne kadar göz önüne alıyoruz?
Tam olarak fark etmesek de, aslında doktorluğun en zor, en ikilemli dönemini yaşadığımıza inanıyorum: Yirminci yüzyılın ilk üç çeyreğinde tıptaki ilerlemeler insan vücudunu işleyişinin daha iyi anlaşılması sayesinde olmuştu, sonrasında buna teknoloji eklendi. Ve teknoloji işimizi o denli kolaylaştırdı, bizler teknolojinin getirdiklerini o denli sahiplendik ki, mesleğimizin sanat olan hastayla konuşma yönü yitirilmeye başlandı.
Bu yazıyı Murat Canpolat’ın hastayla konuşmanın önemini esprili bir dille anlattığı şiirle bitiriyorum. Pratisyen olalım, uzman olalım, mesleğimizin ana öğesinin insan olduğununun, insanlar arasındaki iletişimin de konuşarak gerçekleştiğinin unutulmamasının “başarılı” doktor olmamızı, hastayı en doğru şekilde tedavi etmemizi sağlayacağı inancındayım.

Voltaren pomad
Gece nöbetindeyken bir çocuk getirdiler
Ayak burkulmuş belli iyice tetkik ettiler
Doktor dedi babaya şimdi iyi dinle beni
Voltaren pomad yazdım iyice sürün emi
Günde tam üç kez sürün yedirerek merhemi
Ayağı burkuk onun budur şişin sebebi
Tamam dedi babası aldı gitti çocuğu
Aradan geçen bir hafta gördü doktor çocuğu
Baktı çocuk besbeter ağzı gözü mor halde
Ayağı da şiş henüz başka çocuk heralde
Adam gelir doktor der kırık bunun ayağı
Doktor çok iyi bilir burkuk mutlak ayağı
Doktor dedi verdim ya sürmedin mi merhemi
Adam dedi vallahi sürdük tabi sürmem mi
Günde üç öğün sürdük ekmeklerin üstüne
Sürdük sürdük yedirdik yemem dese de yine
Yemek istemedikçe döve döve yedirdik
İşte böyle doktor bey ne yapsam bilmem artık

Murat Canbolat